Kur savaşları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kur savaşları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2011 Pazartesi

ABD-Çin zirvesinin galibi yine Çin oldu

Çin Devlet Başkanı Hu Jintao, geçen hafta ABD’ye 4 günlük bir resmi ziyaret yaptı. Çin, bu zirveyi de, en başta ekonomik konular olmak üzere temel hiçbir konuda ABD’nin istediği tavizleri vermeden bitirmeyi becerdi. Zirve gündemindeki konuların çoğunda isteklerde bulunan taraf ABD idi. Hu, anlaşmazlık konularının karşılıklı güç gösterisine dönüşmesini önlerken, aynı zamanda temelde dişe dokunur bir taviz vermeden sadece güven verici mesajlarla durumu idare etme başarısını gösterdi.
Kulislerden sızan bilgilere göre ABD, zirvenin ardından ortak sonuç bildirgesi yayınlamaktan vazgeçmek ve Hu onuruna verilecek resmi akşam yemeğinin iptaline kadar her türlü zorlamaya başvurdu.

5 Kasım 2010 Cuma

FED sorun çözmüyor, yaratıyor

ABD Merkez Bankası FED, piyasaların beklediği kararı nihayet verdi ve 8 ay içinde 600 milyar dolarlık devlet tahvili alımı yapacağını açıkladı. FED, daha önce almış olduğu vadesi dolan konut kredisine dayalı kağıtların vadesi gelenlerden alacağı paranın anaparasını da hazine kağıtlarına yatırmaya devam edeceğini belirtti. Bununla birlikte FED, gelecek 8 ayda 850-900 milyar dolarlık tahvil alımı yapacak ve bankalara 600 milyar dolar daha ek para pompalayacak.
FED’e göre bu parasal genişleme, piyasada faizleri düşürecek, faizlerin düşmesi tüketimi harekete geçirecek, tüketim üretimi ve yatırımları canlandıracak, canlanan yatırımlar istihdamı artıracak. FED’in yaklaşımına göre parasal genişleme iki yolla daha tüketimi harekete geçirecek. Birincisi borsalar yükseldiği için yatırımlarının değeri yükselen vatandaşların buna güvenerek tüketimlerini artıracakları düşünülüyor. İkincisi parasal genişleme enflasyon beklentisini yükselteceği için, tüketicilerin “fiyatlar artmadan alayım” diyerek tüketime yönelmeleri bekleniyor.
Ekonomi biraz hareketlenirse, bu parasal genişlemenin yaratacağı hızlı enflasyonun yaratacağı dengesizlikler ile şimdi sıfır maliyetle bankalara verilen paralar geri çekilirken piyasalarda şimdi yaratılan balonların ne gibi dertler yaratacağı şimdilik FED’in gündeminde yer almıyor.
Oysa gerek birinci parasal genişleme programını sonuçları, gerekse tarihteki Japonya ve İngiltere uygulamaları FED’in senaryosunun yürümeyeceğini gösteriyor. Bankalara para pompalayarak kredileri canlandırma senaryosu geçersiz. Çünkü şu anda bankaların elinde FED’in hesabında yüzde 0.25 faize razı olarak tuttukları halde krediye dönüştürmekten kaçındıkları 1 trilyon dolar var. Kredi faizleri de tarihinin en düşük düzeylerinde. Bu 1 trilyon dolara 600 milyar dolar daha eklenmesi bir şey değiştirmeyecektir.
Parasal genişlemenin faizlerde yaratacağı düşüşün de son derece sınırlı olacağı hesaplanıyor. Örneğin FED’in en fazla alım yapacağı, dolayısıyla faizleri en fazla düşebilecek 5-6 yıllık tahvillerin şu anki faizi yüzde 1 dolayında. Bu faizde fazla bir düşüş şansı, olabilecek düşüşün de piyasalardaki davranış biçimini değiştirme şansı yok.
Ayrıca tüketicileri, tüketmekten uzak tutan şey, işsizlik ve ekonomik belirsizliğin yarattığı kaygılar. İşsizlikte güvenilir bir düşüş eğilimi, ücretlerde artış ve ekonomide istikrar gözükmeden tüketimin canlanması zor. Parasal genişlemenin bu alandaki etkisi son derece sınırlı olabilir.
FED’in kararı sözü edilmese de bir tek şeye yarayabilir: ABD bankacılık sistemi, geri ödenmeyen konut kredileri nedeniyle dev bir haciz sorunu ile karşı karşıya. Bankacılık sistemi oldukça kırılgan durumda. İkinci parasal genişleme ile bankalara pompalanacak paralar, örtülü bir banka kurtarma operasyonu rolü görecektir.
Kendi içinde kısa vadede bir yarar sağlayacağı kuşkulu, ama uzun vadede dert yaratacağı belli olan bu adım, başta bizim gibi gelişmekte olan ülkeler olmak üzere diğer ülkeler için şimdiden ciddi sorunlar yaratıyor. FED’in krediye dönüşsün diye bankalara pompaladığı paralar, krediye değil, daha yüksek karlar için gelişmekte olan ülkelerin borsalarına akıyor. Sıcak para akımı, bu ülkelerin paralarının değerini yükselterek rekabet gücünü zayıflatıyor, cari açık sorunu yaratıyor.
Bu yüzden dünya bugün bir kur savaşı içinde. FED, son parasal genişleme kararı ile bu kur savaşına bir benzin daha dökmüş oldu. Kur savaşını takip edecek olan ticaret savaşı, dünyayı çok daha tehlikeli sulara sürükleyebilir.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Kur savaşı bitmedi, sadece geçici olarak ateş kesildi

ABD Hazine Bakanı Geithner, Güney Kore’de yapılan G-20 ülkeleri ekonomi bakanları toplantısının sonuçlarını büyük bir başarı olarak değerlendirdi. Kasımdaki G-20 zirvesine hazırlık için yapılan toplantının en ateşli konusu, doğal olarak kur savaşları idi.
Gündemdeki diğer önemli konularda zaten büyük ölçüde anlaşma sağlanmıştı. Bankacılık sisteminine ilişkin Basel 3 kurallarında, olabildiğince yumuşatılarak ve uzun bir geçiş süreci tanınarak bir anlaşma aylar önce sağlanmıştı. Çin başta olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin IMF’deki ağırlığının artırılmasına yönelik düzenleme de IMF tarafından hazırlanmıştı. Ancak ABD bu konuda adım atmayı, açıktan olmasa da Çin’in kurlar konusunda yumuşamasına bağladığı için sürüncemede bırakıyordu.
Asıl can alıcı sorun olan kur savaşları konusunda, aslında güçlü bir uzlaşma çıkmasını bekleyen de pek yoktu. Buna karşın bakanların üzerinde anlaştıkları metin, şimdiye değin G-20 ortak açıklamalarında kurlar konusunda yer alan en güçlü ifadeleri içeriyor.
Ortak metinde G-20 üyeleri, paraların değerinin ekonomik temellere göre belirlenebilmesi için kurlara piyasanın karar vereceği bir sistemden yana olduklarını ve rekabet gücü elde etmek için devalüasyona gitmekten uzak duracaklarını ilan ediyorlar.
Bu ifadeye bakınca kur savaşları sona erdi demek mümkün. Ancak metni hazırlayan bakanlar da dahil olmak üzere kimse kur savaşının bittiğine inanmıyor. Bu metni somut gerçeklerden kopuk olarak tercüme etmeye kalkışsak ABD’nin doların değerini düşüren ve gelişmekte olan ülke paralarının değerini yükselten trilyon dolarlık parasal genişleme planından temelli vazgeçtiğini düşünebiliriz. Yuan’ın değerini sadece kendisinin bildiği bir formüle göre belirleyen Çin’in yuan’ı ve sermaye hareketlerini serbest bırakacağını zannedebilirsiniz. Paralarının değerlenmesini önlemek amacıyla sıcak para girişine ket vurmak için vergi koyan Brezilya’nın bundan vaz geçeceğini hayal edebilirsiniz. Yen’in değerindeki artışı durdurabilmek için bir ay içinde piyasaya 2 trilyon yenlik (24.6 milyar dolar) müdahalede bulunan Japonya’nın artık farklı davranacağını bekleyebilirsiniz.
Ancak gerçek durum hiç de böyle değil. Nitekim Japonya Maliye Bakanı, daha toplantı biter bitmez “Gerekirse yen’e yine müdahale ederiz” diye, aslında değişen bir şey olmadığını ilan etti. Brezilya ile Endonezya maliye bakanlarının, toplantıya bile katılmamaları, G-20’nin bu konuda bir ilerleme kaydedeceğine inanmadıklarını gösteriyor.
Kaldı ki G-20 üyelerinin ilan ettikleri ortak metinlerde verdikleri sözlerden çok farklı hareket etmeleri ilk kez karşılaşacağımız bir durum da değil. Daha işin başında korumacılıktan uzak duracaklarını ilan eden G-20 üyelerinin son iki yıl içinde ticaret ortaklarına zarar verecek şekilde aldıkları önlem sayısı 400’ü buldu.
Sonuç olarak kur savaşı bitmiş değil. Ancak en azından bir dönem eskisi gibi şiddetlenerek de sürmeyecek. Şu anda bir ateşkes ilan edildi. Bu süre içerisinde kimse duruşunu değiştirmese de çözüm arayışları ve bilek güreşi sürecek. Bilek güreşinin sonucunu da kur savaşının atom bombasına sahip iki dev, yani 2.65 trilyon dolarlık dev döviz rezervinin üzerinde oturan Çin ile istediği kadar dolar basma imkanını elinde bulunduran ABD belirleyecek.

15 Ekim 2010 Cuma

Bu para selinde boğulmak da var

Şu sıralarda piyasalar en mutlu günlerini yaşıyorlar. Borsa rekorlar kırıyor, faizler düşüyor. Bunlar ekonomide olumlu yönde bir kırılma ortaya çıktığı için yaşanmıyor. Tersine önümüzdeki dönemde büyüme hızının yavaşlayacağı herkesin kabul ettiği bir şey. Piyasaları sarhoş eden gelişme, ABD Merkez Bankası FED’in, piyasaya para pompalayacağı beklentisi.
FED Başkanı Bernanke, bu yola başvurabileceklerini yaklaşık iki ay önce Jackson Hole toplantısında dile getirmişti. FED’in eylül toplantısı açıklamasında koşullar gerektirirse yeni bir parasal genişlemeye başvurulabileceği ilan edildi. Toplantı tutunakları açıklanınca, bu yöndeki beklenti ve spekülasyonlar iyice arttı. Bazı FED yöneticileri de açıklamalarıyla beklenti ve spekülasyonları körüklediler.
FED’in piyasaya 1 trilyon dolar pompalayacağı beklentisi, özellikle gelişen piyasalarda yükselişe neden oldu. Çünkü herkes birinci parasal genişleme operasyonunun sonuçlarına bakarak biliyor ki, FED’in bankalara kredileri artırsınlar, tüketim artsın, ekonomi canlansın, işsizlik azalsın diye verdiği paralar, oraya değil borsalara akıyor. Bankalar, bu parayla borsalarda hızlı karlar elde etmeyi tercih ediyorlar.
Bu paranın ağırlıklı bir bölümü de gelişmekte olan ülke borsalarına akıyor. Sıfıra yakın bir maliyetle elde edilen bu paralar, gelişmekte olan ülkelerdeki daha yüksek faizli tahvillere yatırılıyor. Bu operasyon aynı zamanda o ülkenin parasının değerini artırdığı için hem faizden, hem de kurdan kazanma fırsatı çıkıyor.
Ancak bu sıcak para, o ülkenin parasının değerini artırarak dış rekabet gücünü tahrip ediyor ve cari açığının artmasına neden oluyor. IMF bile sıcak para akımlarının, özellikle gelişmekte olan ülke ekonomileri için tehdit haline geldiğini itiraf ediyor ve tarihinde ilk kez sıcak parayı frenlemek için ölçülü sermaye kontrollerine başvurulabileceğini kabul ediyor. IMF’nin son Türkiye raporu da ekonominin dengesini bozacak en yakın tehdidin aşırı sıcak para girişi olduğunu tesbit ediyor.
Brezilya, Tayland, Güney Kore, Endonezya, Güney Kore, Tayvan, Kolombiya ve Rusya, kurlarda dengesizlik yaratmasını önlemek için sıcak paraya yönelik çeşitli kontrol önlemleri aldılar. Türkiye ise tam tersine sıcak paraya davetiye çıkartan bir duruş sergiliyor. Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları da, Orta Vadeli Program da sıcak paraya dayalı bir büyüme stratejisini yansıtıyor. Sıcak para girişi, cari açığı iyice artırarak ekonomiyi daha da kırılgan hale sokabilir. Ayrıca borsaların başını döndüren sıcak para beklentisi, sanıldığı kadar düz bir yol da değil.
Birincisi FED’in kasım başındaki toplantıda parasal genişleme kararını alacağı kesin değil. Jockson Hole toplantısında Bernanke’nin kullanabileceklerini ilan ettiği üç araçtan birisi de yapacakları açıklamalarla piyasaları etkilemekti. FED yöneticilerinin açıklamaları, bu taktiğin bir parçası da olabilir. Böyle bir durum ortaya çıkarsa, borsalarda tam tersi bir hareket yaşanacaktır.
İkincisi FED’in parasal genişlemeyi başlatması, şimdiden çok ciddi bir gerilim noktası haline gelen kur savaşlarını iyice kızıştıracaktır. Kur savaşları ve bunu izleyen ticari misillemelerin tırmandıracağı gerilim, sıcak paranın geldiğinden daha hızlı bir şekilde güvenli gördüğü alanlara kaçmasını getirir. Bu da şimdi mutluluktan sarhoş olan piyasaların fena halde düşmesine neden olabilir.

8 Ekim 2010 Cuma

Dünya ekonomisi savaş terimleriyle konuşmaya başladı

 
Ne kadar güzel sözler, ne iyi vaatler değil mi? Ama aynı zamanda bu günün gerçeklerinden de çok çok uzaklar.
Bu ifadeler, örnek olsun diye uydurulup yazılmış sözler değil. Bu sözlerin altında G-20 liderlerinin imzası var. Çok değil daha 18 ay önce, Londra Zirvesi’nde ortaya konan “Global Canlanma ve Reform Reform Planı”nın 12. maddesinde liderler bunu vaat etmişler.
Oysa bugün Brezilya’nın Maliye Bakanı, açıkça bir kur savaşından söz ediyor. Japonya, yıllar sonra kurlara müdahaleye başvuruyor. ABD, Çin’e karşı ticari yaptırımları içeren bir yasa tasarısını meclisten geçiriyor. Bunların hepsi de G20 üyesi. Londra Zirvesi’nde global reformların organizasyonu ve dünya ekonomisinin yönlendirilmesinde kendisine merkezi bir rol verilen IMF’nin başkanı Kahn ise “kurların silah olarak kullanılması”ndan yakınıyor.
Bir yıl önce global ekonominin sorunlarını kriz terminolojisi ile konuşuyorduk. Artık savaş terimleriyle konuşmaya başladık.
Global krizin ilk aşamasında banka iflasları ve bu iflasların yükünün kamu müdahaleleriyle tüm topluma yıkılması, buna paralel olarak faizlerin düşürülmesi politikası izlendi. Bu yetmeyince bankalar aracılığıyla sisteme para pompalandı. Ancak hala sistem düzelmedi. Sistem düzgün işler hale gelmeyince gündeme rekabetçi kur savaşları geldi.
Adına her ne kadar kur savaşı dense de bu, aslında ticaret savaşıdır. Kur savaşı, ticaret savaşının ilk çarpışmaları olarak ortaya çıkıyor. Sistem bu süre içerisinde bir yolla dertlerini çözemezse, bu çarpışmaların bir ticaret savaşına hızla sürüklenmesi hiç de uzak bir ihtimal değil. Çin’i parasının değerini daha hızlı artırmaya ikna edemeyen ABD’nin hemen ticari misilleme yolunu seçmesi, kur savaşının ne kadar hızla ticaret savaşına dönüşebileceğini gösteriyor. Ticaret savaşlarının da dünyayı nerelere kadar götüreceği hiç belli olmaz.
          Yılın başında borç krizleri, nedeniyle tahvil piyasaları, finansal sistemin risk odağı halindeydi. Bugün artık döviz piyasası, finansal sistemin risk odağı haline dönüşüyor

6 Eylül 2010 Pazartesi

ABD, Pekin’den yine eli boş döner mi?

Uluslararası ekonomi gündemini ve birçok alandaki gelişmeyi Çin belirlemeye başladı. Son günlerin en sıcak konularından birisi olan Japon Yeni’nin hızla değerlenmesi olayının arkasında Çin vardı. Bu hafta da Pekin’de başlayan ABD-Çin görüşmeleri gündeme damga vuracak. 
ABD Ulusal Ekonomik Konsey Başkanı Lawrence Summers ile Uusal Güvenlik Bakan Yardımcısı Danışmanı Thomas Donilon, ekonomik ve siyasi sorunları görüşmek için Pekin’de görüşmelere başladılar. Görüşmeler çarşamba gününe kadar sürecek. Aynı gün, Başkan Obama da Cleveland’da yeni ekonomi paketini açıklayacak.
Gündemde kritik önemde diplomatik konular da var. Ancak asıl bilek güreşi, ekonomi alanında yaşanacak. ABD, uzun zamandan beri Çin’e yuan’ın değeri, pazarlarını dışa açma, finansal sistemi serbestleştirme, iç tüketimi artırma ve telif hakları konusunda baskı yapıyor. Çatışmanın en can alıcı noktası da yuan’ın değerinin yükseltilmesi.
Hazirandaki G-20 zirvesi öncesinde ABD Hazine Bakanı Geithner, Pekin ziyaretinden eli boş dönmüştü. Bu kez görüşmeler daha kritik bir dönemde yapılıyor. Çünkü bir tarafta Çin, çok yönlü adımlarla kendi pozisyonunu güçlendirirken, diğer yanda ABD yönetiminin eli boş dönmeye tahammül gücü iyice azalmış durumda.
Yüksek işsizlik ve kötü ekonomik gidiş, Obama’ya desteği fazlasıyla aşındırdı. 2 Kasım’daki seçimlerde Demokratlar, bunun faturasını ödeyecek. Bu koşullarda Obama’nın, Senato’daki Çin’e yaptırım tasarılarını önlemesi mümkün gözükmüyor. Obama, İran’a yaptırım konusunda Çin’in desteğini alabilme gerekçesini göstererek Demokrat senatörleri ikna etmiş ve önceki tasarıyı durdurmuştu.
Çin, son G-20 toplantısından bu yana çok önemli adımlar arttı. Önce parasının değerini dolara bağlı olmaktan çıkartarak açıklamadığı bir döviz sepetine bağladı. Bu manevra Çin’e yönelik eleştirileri bir süreliğine gündemden düşürdü. Ama pratikte umulan sonucu doğurmadı. Aradan geçen üç ay içinde yuan, dolar karşısında sadece binde 3 değerlendi.
Çin bu arada tüm ülkelerle dış ticarette yuan’ın kullanılmasının yolunu açtı. Bunu desteklemek üzere yabancı bankalarda yuan mevduat hesabı açılmasına ve yabancıların Çin tahvil piyasasında işlem yapmalarına izin verdi. Bu adımlar, uzun vadede yuan’ı uluslararası bir rezev para birimi haline getirmeye yöneliyor.
Çin, döviz rezervleri içinde doların payını azaltırken de bir taşla birkaç kuş vuruyor. Euro yatırımları, eurodaki düşüşü durdurarak Çin’in Avrupa pazarındaki fiyat avantajının aşınmasını önlüyor. Won ile yen’e yaptığı yatırımlar, bu paraların değerini artırarak dış pazarlarda Japonya ve Kore ile rekabette avantaj sağlıyor. Ayrıca Japonya’da üretim maliyetinin göreli olarak artması, Japon şirketleri Çin’e yatırım yapmaya yönlendiriyor.
Çin’in kararlı adımlarına bakılırsa, şimdi de kolay teslim olmayacağı görülüyor. Çin, ticari misilleme tehdidine rağmen, çok büyük tavizler veremez. Çünkü yuan’ın değerinde hızlı bir artış, ülke içinde büyük iflaslara kadar uzanacak sıkıntılar yaratabilir. Ama ABD’nin de bu kez eli boş dönmeye pek tahammülü yok. Çin’in az bir tavizle de ABD yönetiminin gündemdeki ticari misillemeleri durdurması mümkün olmayabilir. ABD-Çin bilek güreşi, önümüzdeki dönemde dünya ekonomisi için daha büyük stres alanı haline gelecek.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Çin’in yuan operasyonu neyi değiştirecek?


Çin, geçen hafta başta ABD olmak üzere tüm G-20 üyesi ülkelere “postasını koydu” ve “Paramızın değeri bizim işimiz, sizi ilgilendirmez. Zirve toplantısında paramızın değerinin tartışılmasını kabul etmeyiz” dedi. Bu açıklamanın daha mürekkebi kurumadan da dolara bağlı “sabit kur” rejimini kaldırıp “yönetilen dalgalı kur” sistemine geçeceğini ilan etti. Çin 2005-2008 yılları arasında uyguladığı sisteme geri dönüyor. Yuan’ın değeri artık dolara karşı değil, bir döviz sepetine karşı sabit olacak. Yuan’ın değeri bu sepete göre belirlenecek ve gün içinde bunun en fazla binde 5 altına inmesine veya üzerine çıkmasına izin verilecek.
Çin’in açıklaması, başta ABD olmak üzere diğer üyeler ve IMF tarafından alkışlarla karşılandı. Çin’in artık yuan’ın değerini artıracağı, bunun da ihracatını azaltıp, ithalatını artırarak dünya ekonomisine nefes aldıracağı şeklinde değerlendirmeler yapıldı. Ancak gerçek durum, yuan kararı üzerine büyük hayaller kurmanın yersiz olduğunu gösteriyor.

OBAMA’YI KURTARIR, ABD’Yİ KURTARAMAZ

Çin’in yeni döviz kuru rejiminin olası etkileri ve neleri değiştirip, neleri değiştiremeyeceği şöyle özetlenebilir:

G-20 ZİRVESİ: Toronto’daki liderler zirvesi için Güney Kore’de yapılan hazırlık taplantısı başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Şimdi liderler zirvesi, “global dengesizlikleri giderme yolunda ilerleme sağladık” diye görüntüyü kurtarma şansı elde edecek.

OBAMA: Obama yönetiminin bu zirveden dört temel beklentisi vardı: Ekonomiyi canlandırma desteklerinin sürdürülmesi, bankalara global vergi getirilmesini kapsayan finansal reformlar, Almanya, Japonya vc Çin’in iç talebi canlandırmaları ve Çin’in parasının değerini artırması. Çin’in bu adımı ile, Obama zirveden eli tamamen boş dönmekten kurtulacak ve iç kamuoyundan gelen baskıları biraz hafifletecek.

YUAN’IN DEĞERİ:  Çin, “Yuan’ın değerinde geniş çaplı bir artışın zemini kalmadı” diyerek, yeni rejime bir revalüasyonla başlama yolunu baştan kapattı. Çin’in yuan’ın değerini yavaş bir tempoda artırması bekleniyor. Çin’in yuan’ın hızla değer kazanmasını izin vermeyeceği açık. Hızlı bir artış, Çin’de iflaslar ve işsizlik dalgası gibi, global ekonomiyi sarsacak tam tersi sonuçlar doğurabilir. Piyada yapılan analizlere göre yuan 3 ayda en çok yüzde 2, ilk 6 ayda yüzde 3 ve 1 yılda yüzde 5-6 kadar değerlenebilir. Bu arada euro’nun değeri fazla düştüğü durumlarda, yuan’ın dolar karşısındaki değerinin düştüğünü görmek de sürpriz olmaz.

GLOBAL DENGESİZLİKLER:  Yuan’ın değerlenmesi, global dengesizlikleri çözmez, çünkü sorunun temel kaynağı yuan değil. Çin’in dev bir ticaret fazlası, ABD’nin de dev bir ticaret açığı var. Bu da global dengesizlik olarak tarif ediliyor. Çin’in ABD karşısında 150 milyar doları bulan bir ticaret fazlası var. Oysa ABD hariç tutulduğunda Çin’in G-20 ülkeleri ve AB’nin tamamı ile dış ticareti dengede. Yuan’ın değerinin artması, ABD’nin sorununu çözmez. Çünkü, Çin’den ithal ettiği ayakkabı, giysi, oyuncak ve elektronik eşyayı, zaten ABD kendisi üretmiyor. Bunları Çin’den almazsa, başka ülkelerden alacak ve ticaret açığı bu ülkelere kayacak. Bu dengesizliğin asıl nedeni, ABD’nin milli gelirinin yüzde 2.5’ini bulan tasarruf açığı, yani ABD’nin kazandığından fazlasını harcama alışkınlığı. Bunu çözmek için de başkalarının parasının değeriyle oynamak yerine vergileri ve faizleri artırması gerekiyor.

7 Haziran 2010 Pazartesi

G-20 patinaj yapmaya başladı


Güney Kore’nin Pusan kentinde Cuma ve Cumartesi günleri yapılan G-20 maliye bakanları ve merkez bankası başkanları toplantısı, itiraf etmek gerekir ki başarısızlıkla sonuçlandı. Bu toplantı, ay sonunda Kanada’da yapılacak liderler zirvesine hazırlık amacı taşıyordu. Maliye bakanları hiçbir yeni adım atmadan, tüm sorunları, liderler zirvesinin önüne bıraktı. Belki de Pusan’da sağlanan tek ilerleme, anlaşmazlık konularının daha belirgin hale getirilmesi oldu.
G-20 liderleri bu yıl, biri haziran sonunda diğeri kasımda iki zirve yapacak. Bu iki zirvede G-20 liderlerinin de anlaşmazlık konularında ilerleme sağlayamaması halinde, ya geçen yılki Pittsburgh zirvesinde niyet olarak ortaya konan projeler sulandırılarak geçiştirilecek, ya da G-20 içinde gerilimlerin arttığına şahit olacağız.
Pusan toplantısından arta kalanları şöyle özetleyebiliriz.
GLOBAL VERGİ RAFA KALKTI:  Bu toplantıdan çıkan en net sonuç, batık banka faturalarını karşılamak için bankalardan global vergi alınması projesinin artık ölmüş olması. ABD, Avrupa ülkeleri ve IMF’nin savunduğu bu plana, başta Kanada olmak üzere Çin, Hindistan, Japonya, Avustralya ve Brezilya, “Bizim bankalarımız batmadı, başkasının faturasını ödemek için biz niye vergi verelim?” diye karşı çıktı. Şimdi, her ülke isterse kendine göre bir uygulamaya gidecek. Bu da ülkeler arasında rekabet farklılıkları yaratacak ve uygulama, hayata geçtiği ülkelerde de sulandırılacak.
BASEL III YUMUŞUYOR: Bankaların krizlere karşı dayanıklılığını artırmak ve riskli işlemlerini sınırlandırmak için düşünülen yeni sermaye ve likidite kuralları konusunda ilerleme yavaş gidiyor. Planı destekleyen Avrupa ile ABD arasındaki sermaye ve risk tanımları farklılıkları sürüyor. Finansman sistemi, Avrupa’da banka kredilerine, ABD’de ise sermaye piyasası işlemlerine dayalı. Bu da iki tarafın önlemlerden çok farklı şekilde etkilenmesine yol açtığından, uzlaşma zor olacak. Pusan toplantısı, farklı bankacılık modellerine göre kuralların farklılaşabileceğinin işaretini vererek, işi sulandırma sinyali verdi. Dahası, uygulamanın önceden planlandığı gibi 2012’de başlaması kuralını da yumuşatarak uzun bir geçiş sürecine kapıyı araladı.
STRATEJİDE BÜYÜK U DÖNÜŞÜ: G-20 daha 6 hafta önce, yine Yunanistan krizinin gölgesi altında yapılan IMF yıllık toplantıları sırasında yayınladığı bildiride, destek paketlerinin ekonomik canlanma iyice rayına girmeden kaldırılmasının yanlış olacağını ve önlemlerin daha sonra ortak bir şekilde geri çekilmesi gerektiğini söylemişti. Pusan bildirisinde ise 180 derecelik bir dönüşle, mali sıkılaştırma önlemlerine öncelik veriyor ve ortak hareket etmek yerine, her ülkenin kendi şartlarına göre hareket edeceğini belirtiyor.
GLOBAL DENGESİSİZLİKTE ADIM YOK: ABD’nin Çin, Almanya ve Japonya’nın iç talebini canlandırması, Çin’in yuan’ın değerini yükseltmesi gibi taleplerine tüm muhatapları kulak tıkamış durumda. İç talebi canlandırmak bir yana Almanya yapısal bütçe açıklarını azaltma planını devreye sokuyor, Japonya ise dolaylı vergileri artırıyor. Avrupa krizle boğuşurken ve euro ciddi bir itibar kaybına uğramışken bile, ABD’nin Pusan’dan istediği hiçbir şeyi alamadan, eli boş dönmesi dikkat çekici bir gelişme. Bu alan, dünya ekonomisi için en kritik fay hattı olmaya devam ediyor.