G20 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
G20 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2017 Cuma

G20 içinde büyüme tahmini düşürülen tek ülke Türkiye

Dünyanın en büyük ekonomilerinden oluşan G-20'nin yıllık liderler zirvesi bugün evsahibi Almanya'nın Hamburg kentinde başlıyor.
Bir sekretaryası bulunmayan G-20'nin sekretarya işlerini büyük ölçüde üstlenen Uluslararası Para Fonu (IMF) G-20 toplantıları için "Global görünüm ve politika zorlukları" başlığı altında kısa bir rapor hazırlıyor. Bu raporda dünya ekonomik büyümesinin seyri, dünya ekonomisini etkileyen olumlu ve olumsuz faktörler, sorunlar ve G20 ülkelerinin önündeki politika tercihleri üzerine tespitler yer alıyor.

2 Haziran 2017 Cuma

Trump dünyanın ateşini yükseltecek

Trump'ın ilk yurtdışı gezisi NATO ve G-7 zirveleri ile son buldu. NATO, 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulan dünya düzeninde ABD kutbunun temel örgütü. G-7 ise ABD'nin en gelişmiş ve en zengin müttefikleriyle dünyadaki ekonomik ve politik sorunlar karşısında ortak tutum geliştirme platformu.
Her iki yapı da ABD liderliğindeki Batı ittifakının ifade bulduğu yerler.
Trump döneminin ilk zirveleri her iki yapı açısından da kritik birer kilometre taşı olarak tarihe geçecek gözüküyor. Her iki zirvede de adeta ABD'nin kadim müttefikleri bir tarafta kadim lider ABD karşı tarafta şeklinde bir durum ortaya çıktı.
İtalya'daki zirveden sonra G-7 için "G6+1"e döndü şeklinde yorumlar yapıldı. Hatta daha ileri giderek "G-0" oldu diyenler bile oldu.
G-7 zirvesinde şimdiye değin G-7'nin temel ilkeleri olarak kabul görmüş hususlarda Trump farklı bir tutum dayattı. Global ticaretten Paris İklim Anlaşması'na en hayati konularda tam bir anlaşmazlık söz konusu.

24 Ocak 2011 Pazartesi

ABD-Çin zirvesinin galibi yine Çin oldu

Çin Devlet Başkanı Hu Jintao, geçen hafta ABD’ye 4 günlük bir resmi ziyaret yaptı. Çin, bu zirveyi de, en başta ekonomik konular olmak üzere temel hiçbir konuda ABD’nin istediği tavizleri vermeden bitirmeyi becerdi. Zirve gündemindeki konuların çoğunda isteklerde bulunan taraf ABD idi. Hu, anlaşmazlık konularının karşılıklı güç gösterisine dönüşmesini önlerken, aynı zamanda temelde dişe dokunur bir taviz vermeden sadece güven verici mesajlarla durumu idare etme başarısını gösterdi.
Kulislerden sızan bilgilere göre ABD, zirvenin ardından ortak sonuç bildirgesi yayınlamaktan vazgeçmek ve Hu onuruna verilecek resmi akşam yemeğinin iptaline kadar her türlü zorlamaya başvurdu.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Kur savaşı bitmedi, sadece geçici olarak ateş kesildi

ABD Hazine Bakanı Geithner, Güney Kore’de yapılan G-20 ülkeleri ekonomi bakanları toplantısının sonuçlarını büyük bir başarı olarak değerlendirdi. Kasımdaki G-20 zirvesine hazırlık için yapılan toplantının en ateşli konusu, doğal olarak kur savaşları idi.
Gündemdeki diğer önemli konularda zaten büyük ölçüde anlaşma sağlanmıştı. Bankacılık sisteminine ilişkin Basel 3 kurallarında, olabildiğince yumuşatılarak ve uzun bir geçiş süreci tanınarak bir anlaşma aylar önce sağlanmıştı. Çin başta olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin IMF’deki ağırlığının artırılmasına yönelik düzenleme de IMF tarafından hazırlanmıştı. Ancak ABD bu konuda adım atmayı, açıktan olmasa da Çin’in kurlar konusunda yumuşamasına bağladığı için sürüncemede bırakıyordu.
Asıl can alıcı sorun olan kur savaşları konusunda, aslında güçlü bir uzlaşma çıkmasını bekleyen de pek yoktu. Buna karşın bakanların üzerinde anlaştıkları metin, şimdiye değin G-20 ortak açıklamalarında kurlar konusunda yer alan en güçlü ifadeleri içeriyor.
Ortak metinde G-20 üyeleri, paraların değerinin ekonomik temellere göre belirlenebilmesi için kurlara piyasanın karar vereceği bir sistemden yana olduklarını ve rekabet gücü elde etmek için devalüasyona gitmekten uzak duracaklarını ilan ediyorlar.
Bu ifadeye bakınca kur savaşları sona erdi demek mümkün. Ancak metni hazırlayan bakanlar da dahil olmak üzere kimse kur savaşının bittiğine inanmıyor. Bu metni somut gerçeklerden kopuk olarak tercüme etmeye kalkışsak ABD’nin doların değerini düşüren ve gelişmekte olan ülke paralarının değerini yükselten trilyon dolarlık parasal genişleme planından temelli vazgeçtiğini düşünebiliriz. Yuan’ın değerini sadece kendisinin bildiği bir formüle göre belirleyen Çin’in yuan’ı ve sermaye hareketlerini serbest bırakacağını zannedebilirsiniz. Paralarının değerlenmesini önlemek amacıyla sıcak para girişine ket vurmak için vergi koyan Brezilya’nın bundan vaz geçeceğini hayal edebilirsiniz. Yen’in değerindeki artışı durdurabilmek için bir ay içinde piyasaya 2 trilyon yenlik (24.6 milyar dolar) müdahalede bulunan Japonya’nın artık farklı davranacağını bekleyebilirsiniz.
Ancak gerçek durum hiç de böyle değil. Nitekim Japonya Maliye Bakanı, daha toplantı biter bitmez “Gerekirse yen’e yine müdahale ederiz” diye, aslında değişen bir şey olmadığını ilan etti. Brezilya ile Endonezya maliye bakanlarının, toplantıya bile katılmamaları, G-20’nin bu konuda bir ilerleme kaydedeceğine inanmadıklarını gösteriyor.
Kaldı ki G-20 üyelerinin ilan ettikleri ortak metinlerde verdikleri sözlerden çok farklı hareket etmeleri ilk kez karşılaşacağımız bir durum da değil. Daha işin başında korumacılıktan uzak duracaklarını ilan eden G-20 üyelerinin son iki yıl içinde ticaret ortaklarına zarar verecek şekilde aldıkları önlem sayısı 400’ü buldu.
Sonuç olarak kur savaşı bitmiş değil. Ancak en azından bir dönem eskisi gibi şiddetlenerek de sürmeyecek. Şu anda bir ateşkes ilan edildi. Bu süre içerisinde kimse duruşunu değiştirmese de çözüm arayışları ve bilek güreşi sürecek. Bilek güreşinin sonucunu da kur savaşının atom bombasına sahip iki dev, yani 2.65 trilyon dolarlık dev döviz rezervinin üzerinde oturan Çin ile istediği kadar dolar basma imkanını elinde bulunduran ABD belirleyecek.

22 Ekim 2010 Cuma

Çin yine feyk attı

Çin'in 0.25 puanlık faiz artışı, ekonomi kitaplarında yazanın aksine kredileri frenlemez, olsa olsa daha da artmasına imkan hazırlar.

Çin Merkez Bankası salı günü sürpriz bir adım atarak gösterge niteliğindeki mevduat ve kredi faizlerini 0.25 puan artırdı. Bu artışla mevduat faizi yüzde 2.5 düzeyine, gösterge kredi faizi ise yüzde 5.56 düzeyine çıktı. Global kriz koşullarında Aralık 2008’de faiz indiren Çin, 2007’den bu yana ilk kez faiz artırdı.
Çin’in sürpriz adımı, doları yükseltirken ekonomileri emtia ihracatına bağlı olan Kanada, Avustralya ve Brezilya gibi ülkelerin paralarının değer yitirmesine yol açtı. Petrol son 8 ayın en sert düşüşünü yaşadı, rekorlar kıran altın değer kaybetti, borsalar düştü.
Piyasaların tepkisi böyle oldu, çünkü faiz artışının, Çin ekonomisinin yavaşlamasına ve yuan’ın değer kazanmasına yol açacağını inanılıyor. Faiz artışının böyle değerlendirilmesi ilk bakışta son derece normal ve ekonomi kitaplarında yazılanlara uygun. Bu nedenle tam da kritik G-20 zirvesi öncesinde Çin’in bu adımı bir yumuşama ve uzlaşma işareti olarak da algılandı. Oysa bu tür aldatıcı hamlelerde oldukça usta olan Çin’in faiz hamlesi de aslında olağan koşullarda beklenen normal sonuçları doğurmayacak. Hatta tam tersi sonuçlar doğurabilecek. Faizlerin artırılması, Çin’deki kredi genişlemesini frenlemek bir yana tam tersine daha da artmasına neden olabilecek.
Faiz artışının, nasıl olup da bu kadar ters bir sonuç doğurabileceğini anlamak için Çin’deki mevduat ve kredi piyasasının somut durumuna biraz daha yakından bakmak gerekiyor.

FAİZ ARTIŞI KREDİLERİ NASIL ARTIRACAK?

Çin’de kredi piyasasının hem arz tarafının, hem de talep tarafının esnekliği yok. 0.25 puanlık bir faiz artışı, ne kredi almak isteyenler, ne de bankalar için caydırıcı olmaktan çok uzak. Kredi talebi o kadar güçlü ki, kredi hacmi üzerinde ancak 5-10 puanlık bir faiz artışı etkili olabilir. Şu anda bankalardan kredi alamayanlar, gayrı resmi piyasada yüzde 20 ile kredi alıyorlar. Yani piyasada yüzde 20 ile kredi almaya razı olanlar bile var.
Bireyler ve şirketlerde çok güçlü bir kredi talebi var. Çin bankaların bireylere verdiği konut kredilerine bazı kısıtlamalar getirerek bu alandaki genişlemeyi ve bir konut balonunun oluşmasını önlemeye çalışıyor. Şirketlere verilen kredileri etkileyecek cılız bir adım, yüzde 17’ye indirilmiş olan bankaların asgari rezerv oranının, kısa bir süre önce çok az yükseltilmesi oldu. Ancak bu önlemin de geçici olduğu baştan ilan edildi.
Bankalar, asgari rezerv oranının izin verdiği son yuan’larına kadar kredi vermeye çalışıyorlar. Verebilecekleri kredi miktarını artırabilmek için büyük bir mevduat çekme yarışı içindeler.
Mevduat faizlerinin, yüzde 3.5’e çıkan enflasyonun altında kalması, tasarruf sahiplerini harcamaya veya altın ve konut gibi yatırımlara yöneltiyor. Bu nedenle bir mevduat kaçışı yaşanıyor. Mevduat kaçışı da artık kredilerdeki genişlemeyi durduracak bir noktaya gelmişti.
Çin’in faiz artırımı, aslında işte bu tıkanıklığı aşmaya yönelik bir adım. Faiz artışı ile mevduatların yeniden artmaya başlaması amaçlanıyor. Bu da bankaların kredi hacmini artırmaya devam etmelerine imkan sağlayacak.
Sermaye hareketleri kısıtlı olduğu için faiz artırımının yuan’ın değer kazanmasına yol açmasını da bekleyemeyiz. Yuan’ın değeri yine Çin Merkez Bankası’nın istediği gibi yönetilmeye devam edecek.
Çin, tam da G-20 zirvesi öncesinde bu usta işi feyk hamle ile hem kendisine karşı artan baskıları oyalama, hem de kendi yolunda ilerlemeye devam etme şansı elde ediyor.

8 Ekim 2010 Cuma

Dünya ekonomisi savaş terimleriyle konuşmaya başladı

 
Ne kadar güzel sözler, ne iyi vaatler değil mi? Ama aynı zamanda bu günün gerçeklerinden de çok çok uzaklar.
Bu ifadeler, örnek olsun diye uydurulup yazılmış sözler değil. Bu sözlerin altında G-20 liderlerinin imzası var. Çok değil daha 18 ay önce, Londra Zirvesi’nde ortaya konan “Global Canlanma ve Reform Reform Planı”nın 12. maddesinde liderler bunu vaat etmişler.
Oysa bugün Brezilya’nın Maliye Bakanı, açıkça bir kur savaşından söz ediyor. Japonya, yıllar sonra kurlara müdahaleye başvuruyor. ABD, Çin’e karşı ticari yaptırımları içeren bir yasa tasarısını meclisten geçiriyor. Bunların hepsi de G20 üyesi. Londra Zirvesi’nde global reformların organizasyonu ve dünya ekonomisinin yönlendirilmesinde kendisine merkezi bir rol verilen IMF’nin başkanı Kahn ise “kurların silah olarak kullanılması”ndan yakınıyor.
Bir yıl önce global ekonominin sorunlarını kriz terminolojisi ile konuşuyorduk. Artık savaş terimleriyle konuşmaya başladık.
Global krizin ilk aşamasında banka iflasları ve bu iflasların yükünün kamu müdahaleleriyle tüm topluma yıkılması, buna paralel olarak faizlerin düşürülmesi politikası izlendi. Bu yetmeyince bankalar aracılığıyla sisteme para pompalandı. Ancak hala sistem düzelmedi. Sistem düzgün işler hale gelmeyince gündeme rekabetçi kur savaşları geldi.
Adına her ne kadar kur savaşı dense de bu, aslında ticaret savaşıdır. Kur savaşı, ticaret savaşının ilk çarpışmaları olarak ortaya çıkıyor. Sistem bu süre içerisinde bir yolla dertlerini çözemezse, bu çarpışmaların bir ticaret savaşına hızla sürüklenmesi hiç de uzak bir ihtimal değil. Çin’i parasının değerini daha hızlı artırmaya ikna edemeyen ABD’nin hemen ticari misilleme yolunu seçmesi, kur savaşının ne kadar hızla ticaret savaşına dönüşebileceğini gösteriyor. Ticaret savaşlarının da dünyayı nerelere kadar götüreceği hiç belli olmaz.
          Yılın başında borç krizleri, nedeniyle tahvil piyasaları, finansal sistemin risk odağı halindeydi. Bugün artık döviz piyasası, finansal sistemin risk odağı haline dönüşüyor

24 Eylül 2010 Cuma

Bernanke, neden sadece umut verip bekliyor?

ABD Merkez Bankası’nın Federal Açık Piyasa Komitesi (FOMC), ağustos toplantısında olduğu gibi eylül toplantısında da gerekirse yeniden parasal genişlemeye gideceği umudunu verdi. Benzer sözleri Başkan Bernanke, geçen ayki Jackson Hole toplantısında da söylemişti.
ABD ekonomik verileri, FOMC’nin ağustosa göre şimdi çok az daha iyi, ancak esas olarak durum aynı. Yüksek işsizlik sürüyor ve belirgin bir iyileşme işareti de yok. Enflasyon yüzde 1’in altında ve fiyatların daha da düşme tehlikesi bulunuyor. FED’in birçok merkez bankasından farklı olarak iki temel hedefi var: Fiyat istikrarını sağlamak ve istihdamı kollamak. Merkez bankalarının sadece fiyat istikrarını hedeflemesi gerektiğini söyleyenler, birbiriyle çelişen iki hedefin birden tutturulmasının imkansız olduğunu, birini tutturmak istersen, çoğu kez diğerini feda etmen gerekeceğini savunurlar. Oysa şimdi FED, daha da imkansız olanını başararak, iki hedefi birden ıskalıyor.
Şimdi FED’in karşı karşıya kaldığı soru şu: “İşsizlikte hedef yüzde 5-6 iken, şimdi yüzde 9.5. Enflasyonda hedef yüzde 1.5-2 olmasına karşın şimdi yüzde 1’in altında. O zaman harekete geçmek için daha neyi bekliyorsun?”
FOMC’nin son açıklamasındaki en büyük değişiklik, daha önce fiyat istikrarının korunmasından bahsedilirken, şimdi enflasyonun hedeflere uygun düzeye yükseltilmesi için gerekenin yapılacağından söz edilmesi. Yani harekete geçmek için daha fazla neden ortaya konuyor.
Buna rağmen FED’in hala harekete geçememesinin iki temel nedeni var: Biricisi elinde pek az cephane kalması ve silahlarının yıpranmış olması. İkincisi piyasalarda FED’e olan güvenin aşınmış olması ve boşa çıkacak bir hareketle daha fazla güven kaybına katlanacak hali olmaması.
Faizleri uzun süredir sıfıra yakın tutan FED’in ekonomiyi canlandırmak ve enflasyonu artırmak için faiz silahını kullanma şansı yok. Bu durumda para politikası alınında yapabileceği tek şey, piyasadan tahvil alarak, piyasaya daha fazla para vermek.
Ancak bu yöntem de yıpranmış durumda. FED, ilk parasal genişleme operasyonunda piyasadan 1.7 trilyon dolarlık kağıt aldı. Piyasaya verdiği onca para, amaçladığı gibi kredilerin ve tüketimin canlanmasına gitmedi. FED’den dolarları alan bankalar, kredi vermek gibi zor ve riskli işlere girmektense, hazine kağıtları alıp düşen faizlerle yattığı yerden kar etmeyi tercih ettiler. Bu yüzden ikinci bir parasal genişlemenin etkisinin ne olacağı, bu kez paraların gerçekten kredilerin artışı için kullanılıp kullanılmayacağı hiç belli değil. Üstelik birinci senaryonun tekrarlanma ihtimali daha yüksek.
Mevcut koşullar altında, hükümetin mali destek planları, merkez bankasının yaratacağı parasal genişlemeden çok daha etkili olabilir. Ancak Başkan Obama’nın da istediği şeyleri Senato’dan geçirmesi o kadar kolay değil.
FED’in yapabileceği bir şey daha var: Açıklamalarıyla piyasalara yön vermeye çalışmak. FED de cephanesi azalmış, silahları yıpranmış bir merkez olarak, harekete geçmek yerine şimdilik açıklamalarla durumu kurtarmaya çalışıyor. FED, açıklamalarıyla ekonomik canlanmanın zayıflığı ve deflasyon tehlikesini aşmaya çalışıyor. Yönlendirmeye çalıştığı finans kurumları ise gelecek paraları, borsalarda kar etmek için kullanmak için FED’in ikinci parasal genişleme operasyonunu açgözlülükle bekliyor. Koyun can derdinde, kasap et derdinde olduğu için FED’in işi çok zor.

6 Eylül 2010 Pazartesi

ABD, Pekin’den yine eli boş döner mi?

Uluslararası ekonomi gündemini ve birçok alandaki gelişmeyi Çin belirlemeye başladı. Son günlerin en sıcak konularından birisi olan Japon Yeni’nin hızla değerlenmesi olayının arkasında Çin vardı. Bu hafta da Pekin’de başlayan ABD-Çin görüşmeleri gündeme damga vuracak. 
ABD Ulusal Ekonomik Konsey Başkanı Lawrence Summers ile Uusal Güvenlik Bakan Yardımcısı Danışmanı Thomas Donilon, ekonomik ve siyasi sorunları görüşmek için Pekin’de görüşmelere başladılar. Görüşmeler çarşamba gününe kadar sürecek. Aynı gün, Başkan Obama da Cleveland’da yeni ekonomi paketini açıklayacak.
Gündemde kritik önemde diplomatik konular da var. Ancak asıl bilek güreşi, ekonomi alanında yaşanacak. ABD, uzun zamandan beri Çin’e yuan’ın değeri, pazarlarını dışa açma, finansal sistemi serbestleştirme, iç tüketimi artırma ve telif hakları konusunda baskı yapıyor. Çatışmanın en can alıcı noktası da yuan’ın değerinin yükseltilmesi.
Hazirandaki G-20 zirvesi öncesinde ABD Hazine Bakanı Geithner, Pekin ziyaretinden eli boş dönmüştü. Bu kez görüşmeler daha kritik bir dönemde yapılıyor. Çünkü bir tarafta Çin, çok yönlü adımlarla kendi pozisyonunu güçlendirirken, diğer yanda ABD yönetiminin eli boş dönmeye tahammül gücü iyice azalmış durumda.
Yüksek işsizlik ve kötü ekonomik gidiş, Obama’ya desteği fazlasıyla aşındırdı. 2 Kasım’daki seçimlerde Demokratlar, bunun faturasını ödeyecek. Bu koşullarda Obama’nın, Senato’daki Çin’e yaptırım tasarılarını önlemesi mümkün gözükmüyor. Obama, İran’a yaptırım konusunda Çin’in desteğini alabilme gerekçesini göstererek Demokrat senatörleri ikna etmiş ve önceki tasarıyı durdurmuştu.
Çin, son G-20 toplantısından bu yana çok önemli adımlar arttı. Önce parasının değerini dolara bağlı olmaktan çıkartarak açıklamadığı bir döviz sepetine bağladı. Bu manevra Çin’e yönelik eleştirileri bir süreliğine gündemden düşürdü. Ama pratikte umulan sonucu doğurmadı. Aradan geçen üç ay içinde yuan, dolar karşısında sadece binde 3 değerlendi.
Çin bu arada tüm ülkelerle dış ticarette yuan’ın kullanılmasının yolunu açtı. Bunu desteklemek üzere yabancı bankalarda yuan mevduat hesabı açılmasına ve yabancıların Çin tahvil piyasasında işlem yapmalarına izin verdi. Bu adımlar, uzun vadede yuan’ı uluslararası bir rezev para birimi haline getirmeye yöneliyor.
Çin, döviz rezervleri içinde doların payını azaltırken de bir taşla birkaç kuş vuruyor. Euro yatırımları, eurodaki düşüşü durdurarak Çin’in Avrupa pazarındaki fiyat avantajının aşınmasını önlüyor. Won ile yen’e yaptığı yatırımlar, bu paraların değerini artırarak dış pazarlarda Japonya ve Kore ile rekabette avantaj sağlıyor. Ayrıca Japonya’da üretim maliyetinin göreli olarak artması, Japon şirketleri Çin’e yatırım yapmaya yönlendiriyor.
Çin’in kararlı adımlarına bakılırsa, şimdi de kolay teslim olmayacağı görülüyor. Çin, ticari misilleme tehdidine rağmen, çok büyük tavizler veremez. Çünkü yuan’ın değerinde hızlı bir artış, ülke içinde büyük iflaslara kadar uzanacak sıkıntılar yaratabilir. Ama ABD’nin de bu kez eli boş dönmeye pek tahammülü yok. Çin’in az bir tavizle de ABD yönetiminin gündemdeki ticari misillemeleri durdurması mümkün olmayabilir. ABD-Çin bilek güreşi, önümüzdeki dönemde dünya ekonomisi için daha büyük stres alanı haline gelecek.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Çin’in santranç oyunu altına yarıyor

Global krizde ekonomik aktörler arasında en fazla suçlananlar Wall Street bankerleri olduysa, krize çare tartışmaları sırasında en fazla baskı ile karşılaşan da Çin oldu. Çin’den global dengesizliklerin yeni krizler doğurmasını önleme gerekçesiyle ticaret fazlasını azaltması ve parasının değerini yükseltmesi isteniyor.
Çin, bir satranç oyuncusu ustalığı ile bu baskılara rağmen kendi rotasında ilerliyor. Parasının değerini dolar yerine bir döviz sepetine bağlayarak baskıların hafiflemesini sağlarken, 2.5 trilyonu bulan döviz rezervleri içinde doların ağırlığını yavaş yavaş azaltıp, yatırımlarını çeşitlendirmeye başladı.
Çin’in bu çerçevedeki stratejik adımlarından birisi de altın piyasasındaki rolünü güçlendirmek. Çin’in bu alanda yaptıkları sadece altın rezervlerini artırmakla sınırlı değil. Çin hem kendi vatandaşlarını altına daha fazla yatırım yapmaya yönlendiriyor, hem de Çinli şirketleri dünyanın her yerinde büyük ölçekli yatırımlarla altın şirketlerini satın almaya teşvik ediyor. Çin Sanayi ve Ticaret Bankası ile Dünya Altın Konseyi, Çin’de tasarruf sahiplerinin altına yatırımlarının artırılması için ortak çalışmalar yürütüyorlar.
Çin hükümeti, hisse senedi ve emlak piyasasında şişen fiyatlara karşı tasarruf sahiplerine altına yatırımı tavsiye ediyor. Çin Merkez Bankası da bankaları vatandaşların ülke çapında altına yatırımlarını artırmaları için daha fazla enstrüman çıkarmaya teşvik ediyor, bunun için düzenlemeler yapıyor.  Bu adımlar, daha fazla bankaya altın ithalatı ve ihracatı izni verilerek, yabancı şirketlere Çin’de altın ticareti yapma yolunu açarak güçlendiriliyor.
Çin’deki altın yatırımları, halkın geleneksel olarak altın kullanımının yüksek olduğu Hindistan’la karşılaştırıldığında çok düşük düzeyde. Ancak Çin’deki altın tüketimi hızlı bir artış gösteriyor. Çinlilerin altın alımları iki yılda 4’e katlanarak 2009’da 73 tona çıktı. Şangay Altın Borsası’nın işlem hacmi bu yılın ilk yarısında yüzde 59’luk bir sıçrama yaptı. Çin’in dünya altın ticaretindeki payı, 7 yılda ikiye katlanarak yüzde 11’e çıktı. Dünyanın en büyük altın üreticisi olan Çin’in, geçen yılki üretimi 313 ton olmasına karşın altın talebi 420 ton düzeyindeydi. Dünya Altın Konseyi, Çin’in altın talebinin gelecek on yılda ikiye katlanacağını tahmin ediyor.
Hisse senedi ve emlak piyasasında şişen fiyalarda yaşanacak gerilemelerin, Çin hükümetinin de desteği ile altına talebi artırması bekleniyor. Ayrıca gerek ücretlerin artması, gerekse uluslararası gelişmelerin etkisi ile Çin’de enflasyonun artmaya başlamasının da altına yönelişi güçlendireceği tahmin ediliyor. Çin’de geleneksel olarak halk enflasyona karşı korunma aracı olarak gümüşü kullanıyor. Ancak finansal alanda yapılan son düzenlemelerin kolaylaştırıcı etkisi ile enflasyona karşı korunma aracı olarak altının gümüşün yerini alması mümkün.
Global krizin patlak vermesiyle merkez bankaları ve hükümetlerin piyasalara saçtıkları paralar, altın fiyatlarına destek veren önemli bir kaldıraç rolü oynamıştı. 1.3 milyar Çinli potansiyel yatırımcının altına ilgisinin artması ise altına kalıcı desteklerdeen birisini oluşturmaya aday gözüküyor.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Çin’in yuan operasyonu neyi değiştirecek?


Çin, geçen hafta başta ABD olmak üzere tüm G-20 üyesi ülkelere “postasını koydu” ve “Paramızın değeri bizim işimiz, sizi ilgilendirmez. Zirve toplantısında paramızın değerinin tartışılmasını kabul etmeyiz” dedi. Bu açıklamanın daha mürekkebi kurumadan da dolara bağlı “sabit kur” rejimini kaldırıp “yönetilen dalgalı kur” sistemine geçeceğini ilan etti. Çin 2005-2008 yılları arasında uyguladığı sisteme geri dönüyor. Yuan’ın değeri artık dolara karşı değil, bir döviz sepetine karşı sabit olacak. Yuan’ın değeri bu sepete göre belirlenecek ve gün içinde bunun en fazla binde 5 altına inmesine veya üzerine çıkmasına izin verilecek.
Çin’in açıklaması, başta ABD olmak üzere diğer üyeler ve IMF tarafından alkışlarla karşılandı. Çin’in artık yuan’ın değerini artıracağı, bunun da ihracatını azaltıp, ithalatını artırarak dünya ekonomisine nefes aldıracağı şeklinde değerlendirmeler yapıldı. Ancak gerçek durum, yuan kararı üzerine büyük hayaller kurmanın yersiz olduğunu gösteriyor.

OBAMA’YI KURTARIR, ABD’Yİ KURTARAMAZ

Çin’in yeni döviz kuru rejiminin olası etkileri ve neleri değiştirip, neleri değiştiremeyeceği şöyle özetlenebilir:

G-20 ZİRVESİ: Toronto’daki liderler zirvesi için Güney Kore’de yapılan hazırlık taplantısı başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Şimdi liderler zirvesi, “global dengesizlikleri giderme yolunda ilerleme sağladık” diye görüntüyü kurtarma şansı elde edecek.

OBAMA: Obama yönetiminin bu zirveden dört temel beklentisi vardı: Ekonomiyi canlandırma desteklerinin sürdürülmesi, bankalara global vergi getirilmesini kapsayan finansal reformlar, Almanya, Japonya vc Çin’in iç talebi canlandırmaları ve Çin’in parasının değerini artırması. Çin’in bu adımı ile, Obama zirveden eli tamamen boş dönmekten kurtulacak ve iç kamuoyundan gelen baskıları biraz hafifletecek.

YUAN’IN DEĞERİ:  Çin, “Yuan’ın değerinde geniş çaplı bir artışın zemini kalmadı” diyerek, yeni rejime bir revalüasyonla başlama yolunu baştan kapattı. Çin’in yuan’ın değerini yavaş bir tempoda artırması bekleniyor. Çin’in yuan’ın hızla değer kazanmasını izin vermeyeceği açık. Hızlı bir artış, Çin’de iflaslar ve işsizlik dalgası gibi, global ekonomiyi sarsacak tam tersi sonuçlar doğurabilir. Piyada yapılan analizlere göre yuan 3 ayda en çok yüzde 2, ilk 6 ayda yüzde 3 ve 1 yılda yüzde 5-6 kadar değerlenebilir. Bu arada euro’nun değeri fazla düştüğü durumlarda, yuan’ın dolar karşısındaki değerinin düştüğünü görmek de sürpriz olmaz.

GLOBAL DENGESİZLİKLER:  Yuan’ın değerlenmesi, global dengesizlikleri çözmez, çünkü sorunun temel kaynağı yuan değil. Çin’in dev bir ticaret fazlası, ABD’nin de dev bir ticaret açığı var. Bu da global dengesizlik olarak tarif ediliyor. Çin’in ABD karşısında 150 milyar doları bulan bir ticaret fazlası var. Oysa ABD hariç tutulduğunda Çin’in G-20 ülkeleri ve AB’nin tamamı ile dış ticareti dengede. Yuan’ın değerinin artması, ABD’nin sorununu çözmez. Çünkü, Çin’den ithal ettiği ayakkabı, giysi, oyuncak ve elektronik eşyayı, zaten ABD kendisi üretmiyor. Bunları Çin’den almazsa, başka ülkelerden alacak ve ticaret açığı bu ülkelere kayacak. Bu dengesizliğin asıl nedeni, ABD’nin milli gelirinin yüzde 2.5’ini bulan tasarruf açığı, yani ABD’nin kazandığından fazlasını harcama alışkınlığı. Bunu çözmek için de başkalarının parasının değeriyle oynamak yerine vergileri ve faizleri artırması gerekiyor.

7 Haziran 2010 Pazartesi

G-20 patinaj yapmaya başladı


Güney Kore’nin Pusan kentinde Cuma ve Cumartesi günleri yapılan G-20 maliye bakanları ve merkez bankası başkanları toplantısı, itiraf etmek gerekir ki başarısızlıkla sonuçlandı. Bu toplantı, ay sonunda Kanada’da yapılacak liderler zirvesine hazırlık amacı taşıyordu. Maliye bakanları hiçbir yeni adım atmadan, tüm sorunları, liderler zirvesinin önüne bıraktı. Belki de Pusan’da sağlanan tek ilerleme, anlaşmazlık konularının daha belirgin hale getirilmesi oldu.
G-20 liderleri bu yıl, biri haziran sonunda diğeri kasımda iki zirve yapacak. Bu iki zirvede G-20 liderlerinin de anlaşmazlık konularında ilerleme sağlayamaması halinde, ya geçen yılki Pittsburgh zirvesinde niyet olarak ortaya konan projeler sulandırılarak geçiştirilecek, ya da G-20 içinde gerilimlerin arttığına şahit olacağız.
Pusan toplantısından arta kalanları şöyle özetleyebiliriz.
GLOBAL VERGİ RAFA KALKTI:  Bu toplantıdan çıkan en net sonuç, batık banka faturalarını karşılamak için bankalardan global vergi alınması projesinin artık ölmüş olması. ABD, Avrupa ülkeleri ve IMF’nin savunduğu bu plana, başta Kanada olmak üzere Çin, Hindistan, Japonya, Avustralya ve Brezilya, “Bizim bankalarımız batmadı, başkasının faturasını ödemek için biz niye vergi verelim?” diye karşı çıktı. Şimdi, her ülke isterse kendine göre bir uygulamaya gidecek. Bu da ülkeler arasında rekabet farklılıkları yaratacak ve uygulama, hayata geçtiği ülkelerde de sulandırılacak.
BASEL III YUMUŞUYOR: Bankaların krizlere karşı dayanıklılığını artırmak ve riskli işlemlerini sınırlandırmak için düşünülen yeni sermaye ve likidite kuralları konusunda ilerleme yavaş gidiyor. Planı destekleyen Avrupa ile ABD arasındaki sermaye ve risk tanımları farklılıkları sürüyor. Finansman sistemi, Avrupa’da banka kredilerine, ABD’de ise sermaye piyasası işlemlerine dayalı. Bu da iki tarafın önlemlerden çok farklı şekilde etkilenmesine yol açtığından, uzlaşma zor olacak. Pusan toplantısı, farklı bankacılık modellerine göre kuralların farklılaşabileceğinin işaretini vererek, işi sulandırma sinyali verdi. Dahası, uygulamanın önceden planlandığı gibi 2012’de başlaması kuralını da yumuşatarak uzun bir geçiş sürecine kapıyı araladı.
STRATEJİDE BÜYÜK U DÖNÜŞÜ: G-20 daha 6 hafta önce, yine Yunanistan krizinin gölgesi altında yapılan IMF yıllık toplantıları sırasında yayınladığı bildiride, destek paketlerinin ekonomik canlanma iyice rayına girmeden kaldırılmasının yanlış olacağını ve önlemlerin daha sonra ortak bir şekilde geri çekilmesi gerektiğini söylemişti. Pusan bildirisinde ise 180 derecelik bir dönüşle, mali sıkılaştırma önlemlerine öncelik veriyor ve ortak hareket etmek yerine, her ülkenin kendi şartlarına göre hareket edeceğini belirtiyor.
GLOBAL DENGESİSİZLİKTE ADIM YOK: ABD’nin Çin, Almanya ve Japonya’nın iç talebini canlandırması, Çin’in yuan’ın değerini yükseltmesi gibi taleplerine tüm muhatapları kulak tıkamış durumda. İç talebi canlandırmak bir yana Almanya yapısal bütçe açıklarını azaltma planını devreye sokuyor, Japonya ise dolaylı vergileri artırıyor. Avrupa krizle boğuşurken ve euro ciddi bir itibar kaybına uğramışken bile, ABD’nin Pusan’dan istediği hiçbir şeyi alamadan, eli boş dönmesi dikkat çekici bir gelişme. Bu alan, dünya ekonomisi için en kritik fay hattı olmaya devam ediyor.