Bankacılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bankacılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2018 Salı

Bunca döviz sıkıntısında bankalar 10 milyar doları neden dışarı çıkardı?


Ağustos’ta cari denge 2.59 milyar dolar fazla verdi. Bu bir rekor. Türkiye ekonomisi, genelde krize girip küçülürken cari fazla verir. Ağustos’taki, krizde olanlardan da kat kat fazla.
Ağustos’taki cari fazlada, turizm ve taşımacılık fazlasının geçen yıla göre artmış olmasının bir katkısı var. Ancak asıl etken geçen yıl 4.35 milyar dolar olan dış ticaret açığının bu yıl 1.28 milyar dolara kadar düşmüş olması.
Dış ticaret açığındaki bu düşüşte kurlardaki hızlı çıkış ve belirsizlik yüzünden bekletilen ithalatın bir etkisi var. Bu etkinin ne boyutta ve ne kadar kalıcı olacağını sonraki ayların verilerinde göreceğiz.
Eğer ithalattaki daralma böyle sürerse, ekonomide şiddetli bir küçülmenin göstergesi olacak.
Ağustos ayı ödemeler dengesinin şaşırtıcı tek yönü cari dengenin bu kadar yüksek fazla vermesi değildi. Şaşırtıcı olan ikinci nokta, 2.59 milyar dolarlık cari fazlaya rağmen döviz rezervlerinin bir ayda 8.08 milyar dolar birden erimesiydi. Rekor cari fazla verilen Ağustos, garip bir şekilde 2018’in en fazla rezerv eriyen ayı oldu.
Şaşırtıcı noktalar bununla da bitmiyor.


 

23 Ekim 2018 Salı

KOBİ'ler ve esnaf, depremi yaşamaya başladı


İster kriz diye adlandırın, ister siyaset gereği başka sözcüklerle tanımlayın, Türkiye ekonomisi, tarihinin en sıkıntılı dönemlerinden birini yaşamaya doğru sürükleniyor. Üstelik bu daha önce yaşadıklarımızdan çok farklı yaşanacak. Önceki krizler kamunun açıkları-borçlarının, bankacılık sisteminin açıkları üzerine patlak vermişti.
Bugün ise şirketler dünyasını saran bir borç sorunu ile karşı karşıyayız. İzlenen ekonomi politikaları, şirketler dünyasını aşırı borçlanmayla zehirlemiş durumda.
Bugünkü krize çözümler üretmek eskisinden çok daha zor olacak. Çünkü kamu ve bankacılıktan kaynaklanan krizlere göre çok daha yaygın, karmaşık, içiçe geçmiş sorunlar yumağı ile karşı karşıyayız. Bu yüzden kriz eskisinden uzun sürebilecek, tahribatı daha yaygın ve uzun süreli olabilecek.
Krizin bu karakteri nedeniyle şirketler alemindeki gelişmeler, süreçte birinci derecede izlenmesi gereken alan haline geldi.
Bankacılık tarafında kredi hacmi ve batık kredi oranlarına ilişkin veriler daha hararetle izlenecek. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) derlediği kurulan ve kapanan şirket verileri de bu süreçte, tarihinde olmadığı kadar fazla ilgi görmeye başlayacak.
En son TOBB verilerini bu gözle incelediğimizde sarsıntının, kurulan/kapanan şirket verilerine yansımaya başladığını görüyoruz. Rakamlar, olası depremi gerçek kişi ticaret işletmelerinin, yani KOBİ'ler ve esnafın, yılın 3. çeyreğinde sert bir şekilde yaşamaya başladığına işaret ediyor.

15 Eylül 2017 Cuma

Bu makas, ekonomide yeni bir fay hattı demek

Sayfada iki grafik görüyorsunuz. Bu iki grafik bana göre ekonomide yeni bir risk odağının, yeni bir fay hattının oluşmakta olduğunu haber veriyor.
Birinci grafik yıllık toplam makine teçhizat yatırımlarının cari değeri ile yurtiçi krediler toplamının seyrini karşılaştırıyor. Karşılaştırmanın net görülebilmesi için 2009 yılı sonu değerleri her iki veri için de 100 kabul ederek bir endeks oluşturduk. Grafik bu endeks değerlerinin seyrini gösteriyor.
İkinci grafik yıllık toplam makine teçhizat yatırımlarının cari değerinin yurtiçi kredi hacmine oranının seyrini gösteriyor.

16 Mayıs 2017 Salı

Merkez Bankası kasasına el atma planının arkasında bu resim var

Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli, geçen hafta toplanan Türkiye Bankalar Birliği Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, finans piyasalarında “banka senedi” adını verdikleri yeni bir araç çıkartmak için hazırlık yapıldığını açıkladı.. 
Bankalar verdikleri kredi kredilere karşılık olarak “banka senedi” çıkartıp satarak hem kaynak yaratmış, hem de kredi riskini başkalarına aktarmış olacaklar.
Aslında buraya kadar pek yeni bir şey yok. Çünkü bankalar, kredi gelirlerini karşılık göstererek yıllardır varlığa dayalı menkul kıymet (VDMK) çıkartabiliyorlar.
Yeni olan Merkez Bankası’nın, banka senetlerini likidite aracı olarak kullanabilecek olması. İşte burası çok kritik bir nokta.

10 Şubat 2017 Cuma

IMF’ye göre en büyük 10 banka son 5 yılda yanlış yaptı

Uluslararası Para Fonu (IMF) 4. Madde kapsamında yaptığı denetimler sonucu olan Türkiye ülke raporuyla birlikte Finansal Sistem İstikrar Değerlemesi raporunu da yayınladı. Finansal istikrar dışında ekonominin genelini değerlendiren ülke raporunda yer alan önemli tespitleri geçen yazımızda ele almıştık. Bugün de IMF’nin finansal istikrar cephesindeki manzarayı nasıl değerlendirdiğine bakacağız.
Bu cephedeki tespitler önemli çünkü döviz kurları ile hop oturup hop kalktığımız şu günlerde, finansal istikrar alanındaki kırılganlıklar ekonominin seyrini hızla ve geniş çaplı şekilde etkileyebilecek durumda.

7 Şubat 2017 Salı

IMF raporunun satır aralarında neler var?

Uluslararası Para Fonu (IMF) yıllık Türkiye raporunu yayınladı. Ekim ayındaki veri ve gözlemlere dayanan IMF raporu, Türkiye’nin aşırı dalgalı gündemi karşısında oldukça eskimiş bile sayılabilir. Buna rağmen IMF raporunu, son gelişmeleri de hesaba katarak okuduğunuzda ekonominin durumu ve geleceği konusunda hassas tespitler içerdiğini görüyoruz.
Raporun satır aralarından öne çıkan notları şöyle sıralayabiliriz:

30 Ocak 2012 Pazartesi

IMF’nin Türkiye gözlüğü neden sürekli kararıyor?

Hükümetin “Türkiye’yi yeterince tanımayan birkaç acemi uzmanın subjektif değerlendirmelerinin Türkiye’nin imajına zarar vermesine izin vermeyiz. Ancak katılmadığımız bu subjektif yorumları değiştirirlerse raporun yayınlanmasına izin veririz” diyerek açıklanmasını aylardır engellediği IMF heyetinin Türkiye raporu açıklandı. İlginç bir şekilde Cuma gecesi Türkiye saatiyle gece yarısı saat 12.00’de açıklanan bu raporun, Türk hükümetinin sansüründen geçmiş hali mi, yoksa orijinal hali mi olduğunu bilemeyiz. Belki de IMF’nin G-20 toplantısı için hazırladığı son rapora göre oldukça iyimser kaldığı için hükümet artık buna razı olmuştur. Çünkü IMF’nin açıklanması engellenen Kasım 2011 tarihli raporunda 2012’de Türkiye’nin büyüme hızının yüzde 2’ye düşeceği öngörüsü yer alıyor. G-20 için bu ay hazırlanan son raporda ise Türkiye’nin büyüme tahmini yüzde 0.4’e düşürüldü.

12 Aralık 2011 Pazartesi

Ekonomi yönetimi, “yalancı çoban” durumuna düştü

Merkez Bankası ve ekonomi yönetimi, cari açık belası ve enflasyon karşısında yaratıcı politikalar uyguladıklarını her fırsatta ısrarla tekrarlayıp duruyorlar. İzlenen ekonomi politikaları, amaçladığı sonuçlara hala ulaşamamış olmasına rağmen bu ısrar sürüyor.
Son dönem izlenen politikaların ana yükünü üzerine alan Merkez Bankası’nın izlediği politikalar, başlarda ihtiyatlı, ancak iyimser umutla karşılandı. Piyasa aktörleri, tam olarak ikna olmasalar da, “Merkez Bankası’nın elinde bizim bildiğimizden çak daha fazla veri var. Mutlaka bir bildikleri vardır. Proaktif davranıyorlar, bu da iyi bir şey” diye iyimser bir toleransla karşıladılar.
Ancak Merkez Bankası’nın banka ekonomistleriyle yaptığı son aylık toplantıya katılan uzmanların aktardığı izlenimler, artık havanın tersine dönmekte olduğunu haber veriyor. Merkez Bankası Başkanı’nın söylemlerinin her toplantıda farklı olması kafaları karıştırmış ve güveni zedelemiş gözüküyor. “Bu yıl enflasyonun yükselmesi, baz etkisiyle gelecek yılki enflasyonun düşük çıkmasına katkı yapar” gibi izahatlar yapan Merkez Bankası Başkanı, olan güveni de kendi elleriyle yok ediyor.

20 Aralık 2010 Pazartesi

IMF, sıcak para konusunda ne öneriyor?

IMF heyetinin izleme görüşmeleri sonrasında yaptığı değerlendirme cuma gecesi açıklandı. Değerlendirmenin omurgasını finansal istikrar sorunu oluşturuyor. Merkez Bankası’nın son raporları ve kararlarında finansal istikrar sorunu, enflasyonla mücadeleden daha fazla öne çıkmıştı. IMF de içinde bulunduğumuz koşullarda, birinci sorunun finansal istikrarın sağlanması-korunması olduğunu, fiyat istikrarının korunabilmesi için de bunun şart olduğunu söylüyor. Merkez Bankası’nın son politika değişiklikleri temelde IMF’nin bu yaklaşımı ile paralellik taşıyor.
IMF, ekimde yüzde 5.4 olan 2011 yılına ilişkin milli gelire oranla cari açık tahminini, iki ay bitmeden yüzde yüzde 6.5’e yükseltti. IMF, sıcak para girişindeki artışın, özellikle Avrupa’daki sorunların piyasalarda yarattığı dalgalanmaların etkisini artırarak finansal istikrarı sarsmasından çekiniyor. IMF, “Dış kaynak kullanımı azaltılmalı, fiyat balonlarının oluşumu önlenmeli yoksa sıcak para çıkmaya başladığında sarsıntı büyük olur” uyarısını yapıyor.
Finansal istikrarsızlığa karşı ön tedbirler alınmasını isteyen IMF’nin tesbit ve önerileri üç ana başlıkta şöyle özetlenebilir:

27 Eylül 2010 Pazartesi

IMF, “Bankalarınıza fazla güvenmeyin” diyor

Gerek hükümet ve bürokrasi, gerekse sektör sözcüleri, bankacılık sektörünün krizde iyi bir sınav verdiğinin altını çizdikten sonra mevcut durumun da çok iyi olduğunu her fırsatta dile getiriyorlar. Son olarak Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) 10. kuruluş yıldönümü nedeniyle Başbakan Yardımcısı Ali Babacan başta olmak üzere tüm ilgililer buna paralel görüş ve tesbitleri tekrarladılar.
Oysa bankacılıkta durumun çok iyi olduğu ve sistemin bir risk taşımadığı yolundaki görüşlere IMF pek katılmıyor. IMF’ye göre bankacılık sektöründe risklerin önlenebilmesi için acil önlemler almak gerekiyor. IMF bu konudaki uyarı ve önerilerini, 4. Madde değerlendirme raporunda geniş bir şekilde ortaya koydu. Ancak tartışmalar mali kural noktasına odaklandığı için, bankacılık konusundaki IMF görüşleri gölgede kaldı.
Bankacılık sektörünün, krize karşı dayanıklılık sergilediği görüşünü IMF de paylaşıyor. IMF raporunda bu görüşler, “Bankacılık sektörü, alınan destek önlemlerinin de yardımıyla krize karşı bir dayanıklılık sergiledi. Güçlü sermaye yeterliliği, düşük düzeydeki döviz pozisyonu, kaynak yapısının esas olarak mevduata dayalı olması ve yeterli likiditeye sahip olmaları, bankaların finans ve üretim alanındaki şokları atlatabilmesini sağladı” şeklinde ifade ediliyor.
Buna karşın IMF, kriz döneminde bankaların bilançolarını düzeltmek ve kredilerin geri çevrilebilmesini kolaylaştırmak için getirilen gevşek uygulamaların, hemen kaldırılmasını istiyor. Kriz döneminde geçici olarak gerekli olan bu uygulamaların artık gereksiz olduğunu ve bunların sürdürülmesinin risk yarattığını savunuyor. IMF’ye göre bu uygulamalar bankaların geri ödenmeyen kredi oranlarını olduğundan düşük gösteriyor, kredi kalitesinin doğru değerlendirilmesini önlüyor, bankaları uygunsuz kredi verme konusunda cesaretlendiriyor, bankaların sağlamlık düzeyini gerçek durumdan yüksek gösteriyor.
IMF’ye göre bankacılık sektöründeki risklerin önlenmesi için yapılması gerekenler şunlar:
·                           Geri dönmeyen kredi tanımları ile karşılık ayırma alanında getirilen gevşek uygulamalar acilen kaldırılmalı.
·                           Döviz geliri olmayan şirketlere döviz kredisi verilmesinin yolu açıldı. Bu tür şirketlere verilen kredilerin risk ağırlığı yükseltilmeli ve ödeme performansları daha sıkı izlenmeli.
·                           Konut kredisi vermede uygulanan kriterler sıkılaştırılmalı, kredi taksitlerine sağlam limitler konmalı ve müşterilerinin ödeme güçlerini önceden tesbit etmeye dönük yöntemler geliştirilmeli.
·                           Kredi kartı limitlerine ilişkin kurallar sıkılaştırılmalı, minimum ödemesini aksatan müşterilerin limitlerinin artırılması önlenmeli.
·                           Borsaya kote olmadığı için mali durumu tam olarak izlenemeyen şirketlerin daha iyi gözetlenmesi ve bu şirketlere ilişkin daha sağlıklı veriler toplanması için düzenlemeler yapılmalı. Çünkü banka kredilerinin büyük bölümü bu tür şirketlere veriliyor.
·                           Zor duruma düşen bankalara müdahaleyi kolaylaştıracak ve müdahale kapasitesini güçlendirecek yasa ve düzenlemeler çıkartılmalı.
·                           Stres testlerinde piyasa riskinin bankaların kredi portföyüne dolaylı etkisi ile uluslararası piyasalardaki istikrarsızlıkların doğrudan ve dolaylı etkilerini de kapsayan daha karmaşık senaryolar uygulanmalı.

20 Eylül 2010 Pazartesi

Likidite yönetiminde yeni dönem

Merkez Bankası'nın krizden çıkış stratejisindeki son adımı da yürürlüğe sokmasıyla likidite yönetiminde yeni bir dönem başlıyor. Birinci adımda sadece politika faizi olarak kabul edilen faizin türü değişmiş ve haftalık repo ihalele faizi politika faizi olmuştu. Politika faizi olan yüzde 7’lik repo ihale faizi, daha önceki düzeye eşit olduğu için, birinci adım pratik hayatta pek bir değişiklik yaratmadı.
Asıl hayatı değiştirecek değişiklik, şimdi başlayan ikinci adımda gerçekleşiyor. Merkez Bankası, birici aşamada TL piyasasında gecelik faiz ortalamasının Merkez Bankası’nın borç alma faizi olan yüzde 60.50 dolayında oluşmasına izin veriyordu. Şimdi ise yüzde 7 olan repo fonlama faizi dolayında oluşmasına çalışacak.
Merkez Bankası bunu piyasaya repo ihaleleri ile verdiği günlük para miktarını, piyasanın günlük ihtiyaçlarını aşmayacak şekilde kısarak sağlayabilir. O zaman günlük olarak likidite açığı olan bankalar, bunu fazlası olan bankalardan karşılama yoluna gidecekler ve böylece TL piyasasındaki faizler, Merkez Bankası’nın fonlama faizine yaklaşacak. Merkez Bankası, bunu zorlamak için kendi fonlama faizi ile gecelik borç alma faizi arasındaki farkı 0.50 puandan 0.75 puana çıkardı. Yani ihtiyacından fazla likidite tutan banka bundan zarar görecek ve elindeki fazla likiditeyi diğer bankalara borç vermeyi tercih edecek.
Merkez Bankası’nın çıkış stratejisinin bir parçasını da bankalar arasındaki günlük döviz ve TL işlemlerinde aradan çekilmek oluşturuyordu. Kriz döneminde bankalar arasında güven sorunu doğmasın diye Merkez Bankası araya girmiş ve tüm bankalar işlemlerini Merkez Bankası ile yapmaya başlamışlardı. Merkez Bankası, bankalara “Artık sıkıntılı bir durum yok, işlemlerinizi birbirinizle yapın” diyor.
Ancak TL piyasasında ortalama faizin hala Merkez Bankası’nın borç alma faizi olan yüzde 6.50’ye eşit olmasına bakarsak şu ana kadar bu alanda pek ilerleme olmadığı görülüyor. Bu durum ikinci adımda işleri biraz zorlaştıracaktır. Merkez bankası açısından da, bankalar açısından da günlük likidite yönetiminin önemi artacak, bu alandaki rahatlık sona erecek. Merkez Bankası’nın açık piyasa işlemi alacaklarının toplamı, çıkış stratejisi sürecinde ikiye katlandı. Bu durum, çıkış stratejisinin son adımındaki yükleri iyice artırıyor.

13 Eylül 2010 Pazartesi

Dünya değişti, IMF reçetesi 40 yıldır değişmedi


Geçtiğimiz hafta IMF’nin 4. Madde kapsamında hazırladığı Türkiye raporu açıklandı. IMF raporunun mali kuralın gecikmeden yasalaştırılması isteği dışındaki önerileri pek tartışma gündemine gelmedi. IMF, bütçeden para politikasına, bankacılıktan çalışma yaşamına kadar değişik alanlarda çeşitli reçeteler ortaya koyuyor.
IMF’nin değişik sorunlar için ortaya koyduğu çözüm önerileri içinde en somut olanlarının emek kesiminin aleyhine düzenlemeler olması dikkat çekiyor. IMF, cari açığı Türkiye ekonomisinin en fazla risk oluşturan sorunu olarak görüyor. Buna karşı önerdiği çözüm ise asgari ücretin düşürülmesi, işten çıkarmaların kolaylaştırılması.
IMF ve reçeteleri, 1970’ten bu yana 40 yıldır Türkiye’nin en temel gündemlerinden birisi oldu. 40 yılda sayısız stand-by anlaşması, sayısız IMF reçetesi gördük, geçirdik. Bu süre içinde dünya altüst oldu; Sovyet bloku dağıldı; iletişim, bilişim ve diğer teknolojik gelişmeler sosyal hayatı ve ekonomiyi bambaşka yerlere getirdi; finans piyasaları bir başka boyut ve hız kazandı; dünya ekonomisi, çok uluslu dev şirketlerin yönetiminde yeniden yapılandı; dünya tarihinin en kapsamlı ve karmaşık krizlerinden birisinin içine yuvarlandı...
Herşey altüst olurken ve boyut değiştirirken IMF reçetelerinin değişmediğini görmek, müthiş bir çelişki ama şaşırtıcı değil. 1970’te de reçetenin özü, krizin faturasını emek kesiminin sırtına yıkmaya dayanıyordu, 2010’da da...
İşte IMF’nin 2010 yılında önümüze koyduğu reçete:
ÇALIŞMA YAŞAMI – “Asgari ücret, Türkiye’nin eşi olan ülkelere göre çok yüksek.” IMF’nin Türkiye’nin eşi olarak gördüğü ülkeler ise Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovenya ve Baltık ülkeleri. “Asgari ücret düşürülmeli. Doğu, Güneydoğu gibi daha yoksul bölgelerde daha düşük bölgesel asgari ücret uygulanmalı. Kıdem tazminatı düşürülmeli. Emeklilik yaşının yükseltilmesinde geçiş süreci hızlandırılmalı. İşgücü piyasası esnekleştirilmeli, yani işten çıkarmalar kolaylaştırılmalı, taşeronlaştırma ve geçici istihdam benzeri uygulamalar geliştirilmeli.” Sözkonusu esneklik uygulamalarının çalışanların sosyal haklarını ve örgütlenme imkanlarını zaafa uğratacağı biliniyor.
MALİYE POLİTİKASI –Mali kural yasası gecikmeden çıkartılmalı ve 2011 bütçesinde uygulanmalı. 2010’daki gelir artışı, tasarruf edilmeli. Mali kural, yıliçi düzeltici önlemler, bütçe hazırlık ödeneklerinin daha muhafazakar tutulması ve yerel yönetimlerle koordinasyona ilişkin mekanizmalarla güçlendirilmeli. Krize karşı alınan mali destek programları geri çekilmeli.” IMF ayrıca mali kural formülündeki orta vadeli büyüme hızının yüzde 5, değil 4 olmasını daha uygun buluyor. Bu da bütçenin, mali kural tasarısının öngördüğünden bile daha az büyüme dostu olması, yatırım ve kamu çalışanlarının maaşları konusunda daha tutucu olması anlamına geliyor
PARA POLİTİKASI –Piyasadaki fazla likidite çekilmeli ve geniş bir parasal sıkılaştırmaya gidilmeli. Günlük döviz alım ihalelerinde miktar yükseltilmeli.” Bunları Merkez Bankası zaten uygulamaya sokmuş bulunuyor. IMF uzmanları, Merkez Bankası’nın faiz artırımına başlamasını da öneriyor, ancak bu öneriye IMF direktörlerinin çoğunluğu katılsa da tamamı katılmıyor.
BANKACILIK –Kriz döneminde gevşetilen kredi ve likidite kuralları hızla sıkılaştırılmalı, denetim sistemi güçlendirilmeli, bankalar daha güçlü bir stres testinden geçirilmeli.”


7 Haziran 2010 Pazartesi

G-20 patinaj yapmaya başladı


Güney Kore’nin Pusan kentinde Cuma ve Cumartesi günleri yapılan G-20 maliye bakanları ve merkez bankası başkanları toplantısı, itiraf etmek gerekir ki başarısızlıkla sonuçlandı. Bu toplantı, ay sonunda Kanada’da yapılacak liderler zirvesine hazırlık amacı taşıyordu. Maliye bakanları hiçbir yeni adım atmadan, tüm sorunları, liderler zirvesinin önüne bıraktı. Belki de Pusan’da sağlanan tek ilerleme, anlaşmazlık konularının daha belirgin hale getirilmesi oldu.
G-20 liderleri bu yıl, biri haziran sonunda diğeri kasımda iki zirve yapacak. Bu iki zirvede G-20 liderlerinin de anlaşmazlık konularında ilerleme sağlayamaması halinde, ya geçen yılki Pittsburgh zirvesinde niyet olarak ortaya konan projeler sulandırılarak geçiştirilecek, ya da G-20 içinde gerilimlerin arttığına şahit olacağız.
Pusan toplantısından arta kalanları şöyle özetleyebiliriz.
GLOBAL VERGİ RAFA KALKTI:  Bu toplantıdan çıkan en net sonuç, batık banka faturalarını karşılamak için bankalardan global vergi alınması projesinin artık ölmüş olması. ABD, Avrupa ülkeleri ve IMF’nin savunduğu bu plana, başta Kanada olmak üzere Çin, Hindistan, Japonya, Avustralya ve Brezilya, “Bizim bankalarımız batmadı, başkasının faturasını ödemek için biz niye vergi verelim?” diye karşı çıktı. Şimdi, her ülke isterse kendine göre bir uygulamaya gidecek. Bu da ülkeler arasında rekabet farklılıkları yaratacak ve uygulama, hayata geçtiği ülkelerde de sulandırılacak.
BASEL III YUMUŞUYOR: Bankaların krizlere karşı dayanıklılığını artırmak ve riskli işlemlerini sınırlandırmak için düşünülen yeni sermaye ve likidite kuralları konusunda ilerleme yavaş gidiyor. Planı destekleyen Avrupa ile ABD arasındaki sermaye ve risk tanımları farklılıkları sürüyor. Finansman sistemi, Avrupa’da banka kredilerine, ABD’de ise sermaye piyasası işlemlerine dayalı. Bu da iki tarafın önlemlerden çok farklı şekilde etkilenmesine yol açtığından, uzlaşma zor olacak. Pusan toplantısı, farklı bankacılık modellerine göre kuralların farklılaşabileceğinin işaretini vererek, işi sulandırma sinyali verdi. Dahası, uygulamanın önceden planlandığı gibi 2012’de başlaması kuralını da yumuşatarak uzun bir geçiş sürecine kapıyı araladı.
STRATEJİDE BÜYÜK U DÖNÜŞÜ: G-20 daha 6 hafta önce, yine Yunanistan krizinin gölgesi altında yapılan IMF yıllık toplantıları sırasında yayınladığı bildiride, destek paketlerinin ekonomik canlanma iyice rayına girmeden kaldırılmasının yanlış olacağını ve önlemlerin daha sonra ortak bir şekilde geri çekilmesi gerektiğini söylemişti. Pusan bildirisinde ise 180 derecelik bir dönüşle, mali sıkılaştırma önlemlerine öncelik veriyor ve ortak hareket etmek yerine, her ülkenin kendi şartlarına göre hareket edeceğini belirtiyor.
GLOBAL DENGESİSİZLİKTE ADIM YOK: ABD’nin Çin, Almanya ve Japonya’nın iç talebini canlandırması, Çin’in yuan’ın değerini yükseltmesi gibi taleplerine tüm muhatapları kulak tıkamış durumda. İç talebi canlandırmak bir yana Almanya yapısal bütçe açıklarını azaltma planını devreye sokuyor, Japonya ise dolaylı vergileri artırıyor. Avrupa krizle boğuşurken ve euro ciddi bir itibar kaybına uğramışken bile, ABD’nin Pusan’dan istediği hiçbir şeyi alamadan, eli boş dönmesi dikkat çekici bir gelişme. Bu alan, dünya ekonomisi için en kritik fay hattı olmaya devam ediyor.

15 Nisan 2010 Perşembe

Merkez Bankası dövizde daha hassas



Merkez Bankası, çıkış stratejisi çerçevesinde piyasadaki TL likidite fazlalığını azaltırken dövizde de likidite fazlalığını önlemeye dönük adımlar atacağını açıkladı. Merkez Bankası, döviz likiditesini azaltma adımlarının da tıpkı TL alanında olduğu gibi kontrollü ve aşamalı bir şekilde  atılacağının altını çizdi. Merkez Bankası, döviz likiditesine kriz döneminde sağlanan imkanları, kademeli olarak kriz öncesi seviyelerine geri çekecek.
Ancak Merkez Bankası’nın kullandığı dil, döviz piyasasında yapacağı değişikliklerin, TL alanındaki gidişe göre daha çabuk adımlarla ilerleyeceği mesajını da veriyor.
Merkez Bankası, döviz likiditesi konusunda daha hassas olduğunun altını çizerken “Türk Lirası için nihai kredi mercii olan ve Türk Lirası likidite yönetimi konusunda geniş esnekliklere sahip bulunan Merkez Bankası’nın, diğer para birimleri için nihai kredi mercii olması doğal olarak söz konusu değildir. Bu nedenle, bankacılık sistemi döviz likiditesinin yönetiminde çok daha hassas ve temkinli olmak zorundadır. Merkez Bankası’nın kriz döneminde sağladığı imkanlar, rehavete yol açmamalı, bankacılık sistemi etkin döviz likiditesi yönetimini sürdürmelidir” sözleriyle bankaları da uyardı.
Merkez Bankası’nın döviz alanında kriz önlemlerini geri çekme stratejisi şu adımlardan oluşacak:

*                           ZORUNLU KARŞILIKLAR: Döviz mevduatındaki zorunlu karşılık oranları, “ölçülü ve kademeli” bir şekilde yükseltilecek.  Döviz mevduatlarında zorunlu karşılık oranı,  5 Aralık 2008’de yüzde 11’den yüzde 9’a düşürülerek bankacılık sistemine 2.5 milyar dolarlık döviz likiditesi imkanı sağlanmıştı. Zorunlu karşılık oranlarının eski düzeyine çıkartılması, bankaların elindeki döviz likiditesinde 2.5 milyar dolarlık bir azalmaya yol açacak.
*                           DÖVİZ DEPO İŞLEMLERİ:  Döviz depo piyasasında Merkez Bankası’nın borç verme faizi, küresel faiz oranlarındaki gelişmelere bağlı olarak artırılabilecek. Merkez Bankası’nın bankalara verdiği döviz borçlarının vadesi üç aydan bir haftaya indirilecek. Ayrıca Merkez Bankası, döviz depo piyasasındaki aracılık işlevine son verecek. Ancak Merkez Bankası bankalara, kendi limitleri çerçevesinde borç vermeye devam edecek. Kriz döneminde Merkez Bankası, bankalar arasında oluşabilecek herhangi bir güven sorununun, döviz piyasasında tıkanmaya yol açmasını önlemek için depo piyasasında aracılık işlevini üstlenerek bir garantör rolü oynamıştı. Merkez Bankası şimdi aradan çekilerek bankaları, döviz işlemlerini kendi aralarında yapmaya yönlendiriyor.
*                           DÖVİZ ALIMLARI: Döviz alım ihalelerine devam edilecek.
*                           REESKONT KREDİLERİ: İhracatçılara Eximbank aracılığı ile kullandırılan reeskont kredilerinin limitleri ve koşulları, kullanımın azalması veya ihtiyacın kalkmasına paralel olarak aşamalı bir şekilde gözden geçirilecek. Ancak Merkez Bankası şimdilik koşullarda bir değişiklik beklemiyor.

1 Haziran 2009 Pazartesi

Bankaların sağlık reçetesi, reel sektörü hasta ediyor

Merkez Bankası’nın hesapladığı Bankacılık Sektörü Finansal Sağlamlık Endeksi, bankaların ilk çeyreğinde krize rağmen finansal sağlamlıklarını artırdıklarını ortaya koydu. Ancak finansal sağlamlık endeksinin alt bileşenlerine bakınca, bankaların sağlıklı kalma reçetesinin reel sektörü daha fazla hasta ettiği de görülüyor. Öte yandan reel sektördeki hastalığı derinleştirmesi ve yaygınlaştırması halinde bankaların sağlık reçetesinin, ters teperek hastalığı bankacılığa sıçratma ihtimali de var.
Finansal Sağlamlık Endeksi krize rağmen 2008 sonunda 2007 yılı seviyesini korumuştu. Mart sonunda ise Finansal Sağlamlık Endeksi 0.1 puan yükselerek 118.6 oldu. Finansal Sağlamlık Endeksi’nin bu performansında, Karlılık Endeksi ile Sermaye Yeterliliği Endeksi’nin yükselmesi ve Faiz Riski Endeksi’nin gerilemesi etkili oldu.

KREDİYİ KIS, BONOYA KOŞ
DÜŞÜK FAİZİ KREDİYE YANSITMA

Endeksin alt bileşenlerine göre bankaların finansal sağlamlık reçetelerinin birinci ayağını, Merkez Bankası faizlerinin düşmesine paralel olarak mevduat faizlerini aşağı çekerken bunu kredi faizlerine fazla yansıtmamak oluşturdu. Bankaların yılın ilk çeyreğindeki kar artışının mevduat faizlerini düşürürken kredi faizlerini yüksek tutmalarından kaynaklandığını, son Finansal İstikrar Raporu’nda Merkez Bankası da tesbit etti.
Mevduat faizlerini düşürüp kredi faizlerini yüksek tutunca, bankaların net faiz geliri yılın ilk çeyreğinde önemli bir artış gösterdi. Bu da bankaların Karlılık Endeksi’nin 2007’nin bile üzerine çıkmasını sağladı. 2007 sonunda 108.1 olan Karlılık Endeksi, 2008 sonunda özellikle geri dönmeyen kredilerin etkisi ile 106.3’e gerilemişti. Mart sonunda bu endeks, 2.6 puanlık hızlı bir çıkışla 108.9 puana yükseldi.
Bankaların bu uygulaması reel sektörü, ekonomi küçülür ve karlılık azalırken yüksek olanlı reel faiz ödemek zorunda bıraktı. Bankaların karını artıran bu formül, reel sektörün karlılığını daha da azalttı ve işsizliğe katkıda bulundu.
Bankaların reçetesinin ikinci ayağını, kredileri kısarken, Hazine bonosu ve devlet tahvilinin portföydeki ağırlığını artırmak oldu. Bu uygulama, bankaların başta sermaye yeterliliği olmak üzere aktif kalitesi ve likidite endekslerini olumlu yönde etkiledi. Ayrıca Hazine kağıtlarına yatırım, faizlerdeki düşüş sayesinde banka karlarını artırarak Karlılık Endeksi’ni de yükseltti.

GERİ TEPME İHTİMALİ DE VAR

Bankaların reel kesimi hastalandıran sağlık reçetesinin, geri tepme ihtimali hiç de düşük değil. Bankaların kredileri kısması ve faizlerini yüksek tutması, batık kredi miktarını ve oranını artırarak, bankaların karlılığını ve sağlığını tehdit eder hale gelmesi de mümkün. Gerek bireysel kredilerde, gerekse firma kredilerinde, geri ödenmeyen kredi miktar ve oranlarındaki artış giderek hızlanıyor.
Batık kride miktarı eylül ayına gore bireysel kredilerde yüzde 63 artarak nisanda 5.9 milyar liraya, firma kredilerinde ise yüzde 41 artarak 11.7 milyar liraya ulaştı. Bireysel kredilerde batık oranı nisan itibarıyla yüzde 4.8’e ulaştı. Bu oran taşıt kredilerinde yüzde 8’e, kredi kartında yüzde 8.7’ye kadar çıktı. Firma kredilerindeki batık oranı 7 ayda yarı yarıya artarak nisanda yüzde 4.6’yı buldu. Bu oran kobi kredilerinde yüzde 5.9’u aştı.
Tüketici kredilerinin yarıdan fazlasının düşük gelir gruplarına ait olması ve kriz koşullarının kredi kartı kullanımını artırması, bu alanda batık kredi riskinin hızla büyüme ve yaygınlaşması riskinin yüksek olduğunu gösteriyor. Benzer bir durum firma kredilerinde batık oranının KOBİ’lerde daha yüksek olmasıyla yaşanıyor. Tekstil, gıda, tarım, ticaret ve metal eşya gibi krizden fazlaca etkilenen ve finansman zorlukları çeken sektörlerde batık kredi oranı hızla artıyor. Bu sektörlerin banka kredilerinden aldığı pay da azalıyor. Kredi daralması ve yüksek faiz maliyetleri, krizden en fazla etkilenen bu sektörlerdeki batık kredi miktarının hızla artmasına yol açabilir.

FİNANSAL SAĞLAMLIK ENDEKSİ NASIL YÜKSELDİ?

Merkez Bankası’nın Finansal Sağlamlık Endeksi’nin alt bileşenlerinde yılın ilk çeyreğinde gözlenen gelişmeler şöyle oldu:
· Aktif Kalitesi Endeksi: 2008 yılında düzeyini koruyan endeks, 2009’un ilk 3 ayında batık kredilerin artması yüzünden 1.2 puan düşerek 120.8’e geriledi.
· Likidite Endeksi: Başta merkez bankasından alacaklar olmak üzere bankaların likit varlıklardaki azalış sonucu 85.9’a geriledi.
· Kur Riski Endeksi: Bilanço içi açık pozisyonun özkaynaklara oranı küçüldüğü için 2008’de yükselen endeks, mart itibarıyla 128.4 puan seviyesini korudu.
· Faiz Riski Endeksi: 1 aya kadar kısa vadeli varlıklar ile pasifler arasındaki farkın, özvarlıklara oranının yükselmesiyle 2.5 puan düşerek 123.3 puana indi.
· Kârlılık Endeksi: İlk çeyrekte aktif ve özvarlık karlılığının artması sayesinde 2.6 puan birden artarak 108.9 düzeyine çıktı.
· Sermaye Yeterliliği Endeksi: Bono portföyü ve karlardaki artışın da etkisiyle 2 puanlık bir artış kaydederek 144.3’e yükseldi.

Bankacılık Sektörü Finansal Sağlamlık Endeksi
2007 2008 Mar.09 Gelişme yönü
Aktif Kalitesi Endeksi 121.9 122 120.8 Olumsuz
Likidite Endeksi 79.3 86.2 85.9 Olumsuz
Kur Riski Endeksi 127.3 128.4 128.4 Durağan
Faiz Riski Endeksi 128.3 125.8 123.3 Olumlu
Kârlılık Endeksi 108.1 106.3 108.9 Olumlu
Sermaye Yeterliliği Endeksi 146.3 142.3 144.3 Olumlu
FİNANSAL SAGLAMLIK ENDEKSİ 118.5 118.5 118.6 Olumlu

31 Mayıs 2009 Pazar

Türkiye batık kredide Avrupa’nın batak ülkelerinden önde

Türkiye’deki batık kredi oranı, derin bir finansal ve ekonomik krizle boğuşan Doğu ve Orta Avrupa ülkelerinden bile yüksek çıktı. Uluslararası Para Fonu’nun derlediği verilere göre 2008 yılına ait en son veriler itibarıyla Türkiye’deki batık kredi oranı Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Rusya, Bulgaristan ve Letonya’dan daha yüksek.
Türkiye’deki batık kredi oranı yüzde 3.7 iken, krizle boğuşan ve IMF ile stand-by anlaşması imzalayan Letonya’da batık kredi oranı yüzde 2.2 ile Türkiye’den 1.5 puan daha az. Batık kredi oranı Bulgaristan’da yüzde 2.4, Rusya’da yüzde 2.5 Macaristan’da yüzde 2.9 ve Çek Cumhuriyeti’nde yüzde 3.1 düzeyinde. Üstelik yıl sonunda yüzde 3.7 olan Türkiye’deki batık kredi oranı, 4 ay gibi kısa bir sürede 0.9 puanlık artışla nisan ayında yüzde 4.6’ya çıktı.
Batık kredi oranı Türkiye’den yüksek olan Avrupa ülkeleri ise Romanya, Polonya, Sırbistan ve Hırvatistan. Romanya batık kredi oranında yüzde 9.8 ile büyük fark atıyor. Polonya’daki batık kredi oranı ise yüzde 4.4 düzeyinde.

BATIK ORANI HIZLA YÜKSELİYOR

Türkiye’nin batık kredi karnesi daha da bozulmaya aday gözüküyor. Merkez Bankası, BDDK ve Bankalar Birliği’nin verileri, ekonomik krizin etkisiyle eylül ayından bu yana batık kredi oranlarındaki artışın hızlandığını ortaya koyuyor. Toplam tahsili gecikmiş alacak miktarı, mart ayında 17.15 milyar liraya ulaştı. Bu miktar, 2008 sonuna göre yüzde 22, eylül ayına göre ise yüzde 47.4’lük bir artış anlamına geliyor.
Bankalar ve diğer finans kuruluşlarında batık kredi kartı ve bireysel krediye sahip kişilerin sayısı, mart ayı itibarıyla 1 milyon 174 bin kişiyi aştı. Bunların 1 milyon 80 bin kişisinin borcu bankalara. Batık borç sahibi bireylerin sayısı 2008 sonuna göre yüzde 10.8, eylül ayına göre ise yüzde 28.9 arttı.
Bankaların tüketici kredilerinin yüzde 46’sının aylık geliri bin liranın altında olan kişilere, yüzde 25.6’sının da 1000-2000 lira arası gelire sahip kişilere ait olması, kriz ortamında tüketici kredilerinde ödeme sorunlarının hızla artma ihtimalini güçlendiriyor.

BATIKTA LİDERLİK KREDİ KARTI VE TAŞITTA

Eylül ayında 8.3 milyar TL düzeyinde olan batık firma kredileri, yüzde 40.7’lik bir artışla nisanda 11.7 milyar TL düzeyine çıktı. Aynı dönemde bireysel kredilerdeki batık oranı çok daha hızlı arttı. Bireysel kredilerdeki batık miktarı yüzde 62.8’lik bir artışla 3.6 milyar liradan 5.9 milyar liraya fırladı.
Eylülde yüzde 3.1 düzeyinde olan batık kredi oranı 1.5 puanlık bir artışla nisanda yüzde 4.6’ya çıkarken batık oranı kredi kartlarında yüzde 8.7’yi, taşıt kredilerinde yüzde 8’i buldu. İhtiyaç kredilerindeki batık oranının da yüzde 4’e ulaşması dikkat çekiyor.

KOBİLERDE BATIK DAHA YÜKSEK

Firma kredilerinde nisan itibarıyla batık oranı yüzde 4.5’e çıkarken, KOBİ kredilerindeki batık oranının daha yüksek olması, ekonomik krizden küçük firmaların daha fazla etkilendiğini gösteriyor. KOBİ kredilerinde eylülde yüzde 4.1 olan batık oranı martta yüzde 5.9’a ulaştı.
Batık kredi oranında sektörel olarak ise başı yüzde 11 ile tekstil çekiyor. Tekstili yüzde 5.1 ile tarım ve yüzde 4.8 ile gıda, ticaret ve motorlu araç servis hizmetleri izliyor. Bankalar daha ihtiyatlı yaklaştığından bu sektörlerin toplam firma kredileri içindeki payı da geriliyor. Tekstilin 2008 sonunda yüzde 5.2 olan payı martta yüzde 5’e, gıdanın payı yüzde 5.3’ten 5.1’e geriledi. Batık kredi oranı 0,6 puanlık hızlı bir artışla yüzde yüzde 1.8’e çıkan metal ana sanayiinin kredilerdeki payı ise yüzde 6.1’den yüzde 5.6’ya indi. Kredilerdeki payı azalan sektörlerin hepsinin döviz kredilerindeki payının artması, zordaki sektörlerin risklerinin daha da yükseldiğini gösteriyor.

TÜRKİYE’NİN AVANTAJI AİLELER

Batık kredi oranını, birçok Orta ve Doğu Avrupa ülkesinden daha yüksek olmasına rağmen Türkiye’deki finansal risklerin bu ülkelerden daha düşük olmasının bir nedeni ailelerin borçluluk oranının göreli olarak çok az olması. Ayrıca Doğu Avrupa’da şirketlerin ve ailelerin borçlarının çok büyük bölümü döviz borcu olduğu için risk daha yüksek. Buna karşın Türkiye’de ailelerin döviz borcu daha düşük ama döviz varlıkları daha fazla.
Türkiye’nin bu ülkelere göre ikinci avantajı ise bankacılık sisteminin daha güçlü olması. Türkiye’da bankacılık sistemi sermaye yeterliliği avantajının yanısıra döviz riski ve riskli varlıklardan uzak durmasıyla daha güvenli bir durumda. Doğu Avrupa’daki bankaların mortgage kredileri ve açık pozisyon riskleri çok yüksek düzeyde bulunuyor.