Global kriz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Global kriz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2017 Cuma

Trump dünyanın ateşini yükseltecek

Trump'ın ilk yurtdışı gezisi NATO ve G-7 zirveleri ile son buldu. NATO, 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulan dünya düzeninde ABD kutbunun temel örgütü. G-7 ise ABD'nin en gelişmiş ve en zengin müttefikleriyle dünyadaki ekonomik ve politik sorunlar karşısında ortak tutum geliştirme platformu.
Her iki yapı da ABD liderliğindeki Batı ittifakının ifade bulduğu yerler.
Trump döneminin ilk zirveleri her iki yapı açısından da kritik birer kilometre taşı olarak tarihe geçecek gözüküyor. Her iki zirvede de adeta ABD'nin kadim müttefikleri bir tarafta kadim lider ABD karşı tarafta şeklinde bir durum ortaya çıktı.
İtalya'daki zirveden sonra G-7 için "G6+1"e döndü şeklinde yorumlar yapıldı. Hatta daha ileri giderek "G-0" oldu diyenler bile oldu.
G-7 zirvesinde şimdiye değin G-7'nin temel ilkeleri olarak kabul görmüş hususlarda Trump farklı bir tutum dayattı. Global ticaretten Paris İklim Anlaşması'na en hayati konularda tam bir anlaşmazlık söz konusu.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Avrupa ve ABD merkez bankalarında neden ses var, görüntü yok?


Geçen haftaya ABD Merkez Bankası (FED) ile Avrupa Merkez Bankası’nın (FED) toplantıları damga vurdu. Finans piyasaları büyük bir umutla, iki merkez bakasından da yeni bir parasal genişleme planı açıklamalarını bekliyordu. Özellikle Avrupa Merkez Bankası’nın parasal genişleme planı açıklamasına neredeyse kesin gözüyle bakılıyordu. Çünkü ECB Başkanı Mario Draghi, kısa bir süre önce yaptığı açıklamada “Euro’yu korumak için ne gerekiyorsa yapılacağını” söylemiş ve “İnanın bana, yapacaklarımız yeterli olacaktır” diye de eklemişti.
Ancak beklentiler boş çıktı. Her iki merkez bankası da yeni hiçbir plan veya önlem açıklamadılar. Draghi’nin “ne gerekiyorsa yapılacak” sözü açık bir çek olarak kabul edilmiş ve piyasalar coşmuştu. Ama Draghi’nin çeki karşılıksız çıktı ve piyasalar aldığından fazlasını geri verdi.
İlginç olan bir nokta da her iki merkez bankasının da ekonomik durum değerlendirmelerinde durumun kötküye gittiğini tesbit etmelerine rağmen bir adım atmamış olmalarıydı. Oysa ekonomik durum hakkında bu tahlilleri yapan merkez bankalarının, buna karşı bir şey de yapmaları beklenirdi. Dünyanın en güçlü iki merkez bankasını, neden umut veriyor ama iş harekete geçmeye gelince duruyorlar?

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Avrupa borç krizi zirvesinden çıkan pakette para yok


Geçen hafta Avrupa borç krizinin çözüm planı için yapılan liderler zirvesine Almanya Başbakanı Merkel çok katı bir tutumla girdi. Merkel’in duruşu, zirveden beklentileri azalttı. Zirve cuma sabaha karşı anlaşma ile sonuçlanınca piyasalar adeta uçuşa geçti. Zirve sonuçları İtalya ve İspanya için zafer, Merkel için bir U  dönüşü olarak yorumlandı.
Ancak konu biraz daha yakından irdelenirse, borç krizinin çözümünde birçok temel sorunun hala yanıtsız olduğu görülüyor. Ayrıca ortaya çıkan sonuç ne İtalya için bir zafer, ne de Almanya için yenilgi olarak nitelenebilir durumda değil. İtalya ve İspanya’nın kazandık dediği noktaların hayata geçmesi zamana ve şartlara bağlı. Kaybetti denen Almanya ise zamana yayılan bütün bu sürecin her aşamasını kontrol etme ve veto etme imkanını elinde tutuyor.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Yunan seçiminin kesin mağlubu belli: IMF-AB paketi


Bugün tüm dünyada ekonomi gündeminin başında Yunanistan seçim sonuçları ve bunun olası etkileri olacak. Seçimden önce yapılan son kamuoyu yoklamalarında sağcı Yeni Demokrasi ile sol ve sosyalist grupların ittifakı olan SYRIZA kafa-kafaya yarışıyorlardı. Yeni Demokrasi Partisi, Troika diye adlandırılan IMF, AB ve Avrupa Merkez Bankası üçlüsünün dayattığı “kurtarma planını” destekliyor. SYRIZA ise Yunanistan’ın egemenliğini tartışılacak hale getiren ve çalışan kesimlere ağır faturalar öngören kemer sıkma paketini reddediyor.
Seçimlerden hangi partinin önde çıkacağı ve nasıl bir koalisyon kurulacağı üzerine çeşitli senaryolar günlerdir konuşuluyor. Seçimlerden hangi parti birinci çıkarsa çıksın, bu seçimin kesin mağlubunun Troika ve onun “kurtarma paketi” olacak. Çünkü Troika’nın seçimi kazanmasını arzuladığı Yeni Demokrasi Partisi bile seçimi kazansa artık eski kemer sıkma paketini aynen uygulamak mümkün olmayacak. AB sözcülerinin ve Almanya Başbakanı Merkel’in “paketten taviz yok” yollu açıklamalarına rağmen, eski paket önemli ölçüde yumuşatılmak zorunda kalacak.

11 Haziran 2012 Pazartesi

Bankaları kurtarmak, İspanya’yı kurtarmaya yetecek mi?


Sonunda İspanyol hükümeti banka batıklarının temizlenmesi için destek talep etti ve 100 milyar Euro’luk bir yardım paketi için anlaşma sağlandı. İspanya’daki banka batıklarının kökü emlak balonunda yatıyor. Emlak balonu patlayınca hem krediyle konut alan aileler, hem de bankalar enkaz altında kaldı. Bankaların hem ellerindeki teminatların değeri düştü, hem de batık miktarı arttı. Böylece banka bilançolarında büyük tahribat ortaya çıktı.
Hükümetler de sorunu sürekli ertelemeyi tercih ettiler. Ancak bankalardaki kriz, hükümetin borçlanmasının önünü tıkayınca, erteleme imkanı da kalmadı. Buna rağmen İspanya Başbakanı Rajoy daha iki hafta önce, bırakın dışarıdan yardım talep etmeyi “Herhangi bir banka kurtarma olmayacak” demişti.
İspanya hükümetinin iki hafta içinde tam tersi bir noktaya gelmesinde Yunanistan seçimlerini SYRIZA’nın kazanma ihtimali nedeniyle artan uluslararası baskılar belirleyici oldu. Çünkü dayatılan kemer sıkma paketini kabul etmeyen SYRIZA’nın iktidar olması, Euro’dan çıkışa kadar gidecek sarsıntılı bir süreci tetikleyecek. Bu sarsıntı, İspanya’yı da kurtarılma noktasına sürükleyebilir. Bu da sadece Euro bölgesini değil, tüm dünyayı sarsacak ikinci bir Lehman bombası rolü oynayabilir.

23 Nisan 2012 Pazartesi

Türkiye, sert inişte dünya üçüncülüğüne aday


Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın Washington’da yapılan ilkbahar toplantıları için hazırladığı raporlarda yer alan Türkiye’ye ilişkin değerlendirme ve tahminlerde kayda değer bir değişiklik yok. Türkiye tahminlerinde temelde bir değişiklik olmamakla birlikte IMF’nin Dünya Ekonomik Görünümü Raporu’nda, Türkiye’nin yerini dünyanın 184 ülkesi ile karşılaştırmalı olarak görmek mümkün.
* Türkiye 2011’de dünyanın en hızlı büyüyen 15. ülkesi oldu. Hızlı büyüyen ülkeler arasında Çin ve Arjantin dışında önemli ülke yok sayılabilir. Diğerleri Eritre, Gana, Irak, Moğolistan, Katar, Türkmenistan, Ruanda, Zimbabve gibi ülkeler.
* IMF’ye göre Türkiye 2012’de, Katar ve Türkmenistan’dan sonra dünyanın ekonomisi en hızlı yavaşlayan üçüncü ülkesi olacak. IMF’ye göre Türkiye’nin büyüme hızı, 2012’de 6.2 puan düşerek yüzde 8.5’ten yüzde 2.3’e inecek. Katar'ın büyüme hızı 12.8 puan, Türkmenistan’ın büyüme hızı ise 7.7 puan düşecek. Buna rağmen 2012’de Türkmenistan’ın büyüme hızı yüzde 7, Katar’ınki yüzde 6 ile Türkiye’nin 2-3 katı olacak.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Yunanistan kurtarılıyor mu, batırılıyor mu?

Yunanistan borç krizinde daha birinci kurtarma paketinin mürekkebi kurumadan ikinci paket imzalandı. Birinci paketin, sorunu çözmekten çok uzak olduğu belliydi. Piyasalarda kısa süreli bir iyimser hava estirmekten başka bir işe yaramadı. İkinci paketin akibetinin birinciden farklı olacağını, paketin mimarları bile kesin olarak söyleyemiyorlar. Yananistan’a çıkartılan çok ağır faturaya rağmen sonuçtan kimse emin değil.
Zaten paketin amacının da Yunanistan’ın sorununu çözmek değil karantinaya almak olduğu anlaşılıyor. Almanya’nın başını çektiği Euro liderlerinin asıl amacı, borçları zamanında ödeyememe tehlikesinin Portekiz gibi diğer sorunlu ülkelere sıçramasını önlemek. Çünkü böyle bir durumda başta Alman ve Fransız bankaları büyük zararlar yazacaklar.
Yunanistan kurtarma paketleriyle yapılan da zaten Yunanistan’ı değil, başta Alman ve Fransız bankaları olmak üzere dev finans kuruluşlarını kurtarmak.

10 Aralık 2011 Cumartesi

OECD de itiraf etti: Globalleşme, gelir dağıımını bozuyor

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) “Eşitsizlik neden artmaya devam ediyor?” konulu kapsamlı bir araştırma raporu yayınladı. Raporun kapağına konan grafik Wall Street’i İşgal Et eylemcilerinin kullandığı sloganlardan esinlenmiş: Nüfusun en zengin yüzde 1’inin bindiği uçan balon yükselmeye devam ederken, yüzde 99’un bindiği balon yere çakılmış; yere saçılan insanlar havalanmaya devam eden yüzde 1’e öfkeyle bakıyorlar.
Gıda fiyatlarındaki aşırı artış, dünyanın birçok ülkesinde kriz düzeyine gelen açlık sorunu ve tüm dünyada artan gelir dağılımı adaletsizliği G-20, IMF ve OECD gibi uluslararası yapıların önemli gündem maddeleinden birisi haline geldi. Konunun global krizi altetme arayışlarının bir parçası haline gelmesi, artan açlık, yoksulluk ve eşitsizliğin yaratacağı toplumsal tepkinin globalleşmeye ve mevcut sisteme zarar vereceği korkusu. OECD’nin gelir eşitsizliğindeki artışın nedenlerini irdeleyen bir rapor hazırlamasının nedeni de bu.
Ancak OECD araştırmasının ortaya koyduğu sonuçlar, ilginç ve ironik bir durum yaratıyor. Çünkü eşitsizliğin globalleşmeye zarar vermesini önlemek için sorunun nedenlerini araştıran OECD, eşitsizliğin başlıca nedenlerinin bizzat globalleşmenin kendisinin olduğunu, geliştirilen neo-liberal ekonomik ve sosyal politikalar olduğunu itiraf ediyor. Yani ortada ilginç bir açmaz var: Globalleşmeyi korumak için eşitsizliği azaltmak lazım, eşitsizliği azaltmak içinse globalleşmenin temelenin oluşturan neo-liberal politikalardan vazgeçmek lazım!

29 Kasım 2010 Pazartesi

Kredi notu iki yüzlülüğü

Piyasalarda yaşanmakta olan İrlanda krizi, mevcut finans sisteminin temel direklerinden birisi olan kredi notu (rating) kurumunun tutarsızlık ve iki yüzlülüğünü bir kez daha ortaya koydu. Londra merkezli uluslararası kredi piyasası veri ve analiz kurumu CMA’nın ülkelerin kredi notları ile CDS oranları üzerine yaptığı son çalışma da bu tutarsızlığa gösteriyor. CMA, ülkelerin borç ödemekte zora düşme ihtimalinin fiyatlanmasına dayalı olarak piyasada belirlenen CDS oranlarının karşılık geldiği kredi notu derecelerini belirlemiş. CMA’nın hesapladığı CDS kredi notları ile Standard and Poor’s (S&P) tarafından verilen yerel para ile borçlanma notları karşılaştırıldığında yer yer uçurum gibi farklar ortaya çıkıyor.
Piyasanın bakışına göre S&P’nin notta en fazla torpil geçtiği ülkeler şu anda her an yeni bir kriz dalgasını tetikleyebilecekleri gözüyle bakılan PIGS ülkeleri, yani Portekiz, İrlanda, Yunanistan ve İspanya. En fazla hakkı yenen ülke ise Türkiye.

22 Kasım 2010 Pazartesi

İrlanda bir başarı öyküsü mü, yoksa çürüme öyküsü mü?

İrlanda daha kısa bir süre öncesine kadar Avrupa’nın hızla gelişen bir başarı öyküsü durumunda idi. Buradan hareketle kendine Kelt Kaplanı ünvanı layık görülmüştü. Eğitimli ve ucuz işgücü, düşük kurumlar vergisi, liberal finansal sistemi ile yabancı sermaye için gözde bir ülke durumundaydı. Ülkede yaratılan milli gelirin yüzde 80’i ihraç ediliyordu. Ancak bu ihracatçıların neredeyse tamamı, yabancı sermayeli şirketlerdi. Örneğin ülkede yaratılan katma değerin beşte biri ABD şirketleri tarafından yaratılıyordu.
Bugün bu ülkenin nasıl kurtarılacağını konuşuyoruz. IMF, AB ve Avrupa Merkez Bankası yetkilileri bir kurtarma formülü hazırlayıp İrlanda’nın önüne koyacaklar.
Birleşik Krallık ile yıllar süren savaş nedeniyle bağımsızlık sözcüğünün çok değerli olduğu bir ülkede, yönetime yabancı otoritelerin el koyması, kolay hazmedilecek bir durum değil.

5 Kasım 2010 Cuma

FED sorun çözmüyor, yaratıyor

ABD Merkez Bankası FED, piyasaların beklediği kararı nihayet verdi ve 8 ay içinde 600 milyar dolarlık devlet tahvili alımı yapacağını açıkladı. FED, daha önce almış olduğu vadesi dolan konut kredisine dayalı kağıtların vadesi gelenlerden alacağı paranın anaparasını da hazine kağıtlarına yatırmaya devam edeceğini belirtti. Bununla birlikte FED, gelecek 8 ayda 850-900 milyar dolarlık tahvil alımı yapacak ve bankalara 600 milyar dolar daha ek para pompalayacak.
FED’e göre bu parasal genişleme, piyasada faizleri düşürecek, faizlerin düşmesi tüketimi harekete geçirecek, tüketim üretimi ve yatırımları canlandıracak, canlanan yatırımlar istihdamı artıracak. FED’in yaklaşımına göre parasal genişleme iki yolla daha tüketimi harekete geçirecek. Birincisi borsalar yükseldiği için yatırımlarının değeri yükselen vatandaşların buna güvenerek tüketimlerini artıracakları düşünülüyor. İkincisi parasal genişleme enflasyon beklentisini yükselteceği için, tüketicilerin “fiyatlar artmadan alayım” diyerek tüketime yönelmeleri bekleniyor.
Ekonomi biraz hareketlenirse, bu parasal genişlemenin yaratacağı hızlı enflasyonun yaratacağı dengesizlikler ile şimdi sıfır maliyetle bankalara verilen paralar geri çekilirken piyasalarda şimdi yaratılan balonların ne gibi dertler yaratacağı şimdilik FED’in gündeminde yer almıyor.
Oysa gerek birinci parasal genişleme programını sonuçları, gerekse tarihteki Japonya ve İngiltere uygulamaları FED’in senaryosunun yürümeyeceğini gösteriyor. Bankalara para pompalayarak kredileri canlandırma senaryosu geçersiz. Çünkü şu anda bankaların elinde FED’in hesabında yüzde 0.25 faize razı olarak tuttukları halde krediye dönüştürmekten kaçındıkları 1 trilyon dolar var. Kredi faizleri de tarihinin en düşük düzeylerinde. Bu 1 trilyon dolara 600 milyar dolar daha eklenmesi bir şey değiştirmeyecektir.
Parasal genişlemenin faizlerde yaratacağı düşüşün de son derece sınırlı olacağı hesaplanıyor. Örneğin FED’in en fazla alım yapacağı, dolayısıyla faizleri en fazla düşebilecek 5-6 yıllık tahvillerin şu anki faizi yüzde 1 dolayında. Bu faizde fazla bir düşüş şansı, olabilecek düşüşün de piyasalardaki davranış biçimini değiştirme şansı yok.
Ayrıca tüketicileri, tüketmekten uzak tutan şey, işsizlik ve ekonomik belirsizliğin yarattığı kaygılar. İşsizlikte güvenilir bir düşüş eğilimi, ücretlerde artış ve ekonomide istikrar gözükmeden tüketimin canlanması zor. Parasal genişlemenin bu alandaki etkisi son derece sınırlı olabilir.
FED’in kararı sözü edilmese de bir tek şeye yarayabilir: ABD bankacılık sistemi, geri ödenmeyen konut kredileri nedeniyle dev bir haciz sorunu ile karşı karşıya. Bankacılık sistemi oldukça kırılgan durumda. İkinci parasal genişleme ile bankalara pompalanacak paralar, örtülü bir banka kurtarma operasyonu rolü görecektir.
Kendi içinde kısa vadede bir yarar sağlayacağı kuşkulu, ama uzun vadede dert yaratacağı belli olan bu adım, başta bizim gibi gelişmekte olan ülkeler olmak üzere diğer ülkeler için şimdiden ciddi sorunlar yaratıyor. FED’in krediye dönüşsün diye bankalara pompaladığı paralar, krediye değil, daha yüksek karlar için gelişmekte olan ülkelerin borsalarına akıyor. Sıcak para akımı, bu ülkelerin paralarının değerini yükselterek rekabet gücünü zayıflatıyor, cari açık sorunu yaratıyor.
Bu yüzden dünya bugün bir kur savaşı içinde. FED, son parasal genişleme kararı ile bu kur savaşına bir benzin daha dökmüş oldu. Kur savaşını takip edecek olan ticaret savaşı, dünyayı çok daha tehlikeli sulara sürükleyebilir.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Kur savaşı bitmedi, sadece geçici olarak ateş kesildi

ABD Hazine Bakanı Geithner, Güney Kore’de yapılan G-20 ülkeleri ekonomi bakanları toplantısının sonuçlarını büyük bir başarı olarak değerlendirdi. Kasımdaki G-20 zirvesine hazırlık için yapılan toplantının en ateşli konusu, doğal olarak kur savaşları idi.
Gündemdeki diğer önemli konularda zaten büyük ölçüde anlaşma sağlanmıştı. Bankacılık sisteminine ilişkin Basel 3 kurallarında, olabildiğince yumuşatılarak ve uzun bir geçiş süreci tanınarak bir anlaşma aylar önce sağlanmıştı. Çin başta olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin IMF’deki ağırlığının artırılmasına yönelik düzenleme de IMF tarafından hazırlanmıştı. Ancak ABD bu konuda adım atmayı, açıktan olmasa da Çin’in kurlar konusunda yumuşamasına bağladığı için sürüncemede bırakıyordu.
Asıl can alıcı sorun olan kur savaşları konusunda, aslında güçlü bir uzlaşma çıkmasını bekleyen de pek yoktu. Buna karşın bakanların üzerinde anlaştıkları metin, şimdiye değin G-20 ortak açıklamalarında kurlar konusunda yer alan en güçlü ifadeleri içeriyor.
Ortak metinde G-20 üyeleri, paraların değerinin ekonomik temellere göre belirlenebilmesi için kurlara piyasanın karar vereceği bir sistemden yana olduklarını ve rekabet gücü elde etmek için devalüasyona gitmekten uzak duracaklarını ilan ediyorlar.
Bu ifadeye bakınca kur savaşları sona erdi demek mümkün. Ancak metni hazırlayan bakanlar da dahil olmak üzere kimse kur savaşının bittiğine inanmıyor. Bu metni somut gerçeklerden kopuk olarak tercüme etmeye kalkışsak ABD’nin doların değerini düşüren ve gelişmekte olan ülke paralarının değerini yükselten trilyon dolarlık parasal genişleme planından temelli vazgeçtiğini düşünebiliriz. Yuan’ın değerini sadece kendisinin bildiği bir formüle göre belirleyen Çin’in yuan’ı ve sermaye hareketlerini serbest bırakacağını zannedebilirsiniz. Paralarının değerlenmesini önlemek amacıyla sıcak para girişine ket vurmak için vergi koyan Brezilya’nın bundan vaz geçeceğini hayal edebilirsiniz. Yen’in değerindeki artışı durdurabilmek için bir ay içinde piyasaya 2 trilyon yenlik (24.6 milyar dolar) müdahalede bulunan Japonya’nın artık farklı davranacağını bekleyebilirsiniz.
Ancak gerçek durum hiç de böyle değil. Nitekim Japonya Maliye Bakanı, daha toplantı biter bitmez “Gerekirse yen’e yine müdahale ederiz” diye, aslında değişen bir şey olmadığını ilan etti. Brezilya ile Endonezya maliye bakanlarının, toplantıya bile katılmamaları, G-20’nin bu konuda bir ilerleme kaydedeceğine inanmadıklarını gösteriyor.
Kaldı ki G-20 üyelerinin ilan ettikleri ortak metinlerde verdikleri sözlerden çok farklı hareket etmeleri ilk kez karşılaşacağımız bir durum da değil. Daha işin başında korumacılıktan uzak duracaklarını ilan eden G-20 üyelerinin son iki yıl içinde ticaret ortaklarına zarar verecek şekilde aldıkları önlem sayısı 400’ü buldu.
Sonuç olarak kur savaşı bitmiş değil. Ancak en azından bir dönem eskisi gibi şiddetlenerek de sürmeyecek. Şu anda bir ateşkes ilan edildi. Bu süre içerisinde kimse duruşunu değiştirmese de çözüm arayışları ve bilek güreşi sürecek. Bilek güreşinin sonucunu da kur savaşının atom bombasına sahip iki dev, yani 2.65 trilyon dolarlık dev döviz rezervinin üzerinde oturan Çin ile istediği kadar dolar basma imkanını elinde bulunduran ABD belirleyecek.

15 Ekim 2010 Cuma

Bu para selinde boğulmak da var

Şu sıralarda piyasalar en mutlu günlerini yaşıyorlar. Borsa rekorlar kırıyor, faizler düşüyor. Bunlar ekonomide olumlu yönde bir kırılma ortaya çıktığı için yaşanmıyor. Tersine önümüzdeki dönemde büyüme hızının yavaşlayacağı herkesin kabul ettiği bir şey. Piyasaları sarhoş eden gelişme, ABD Merkez Bankası FED’in, piyasaya para pompalayacağı beklentisi.
FED Başkanı Bernanke, bu yola başvurabileceklerini yaklaşık iki ay önce Jackson Hole toplantısında dile getirmişti. FED’in eylül toplantısı açıklamasında koşullar gerektirirse yeni bir parasal genişlemeye başvurulabileceği ilan edildi. Toplantı tutunakları açıklanınca, bu yöndeki beklenti ve spekülasyonlar iyice arttı. Bazı FED yöneticileri de açıklamalarıyla beklenti ve spekülasyonları körüklediler.
FED’in piyasaya 1 trilyon dolar pompalayacağı beklentisi, özellikle gelişen piyasalarda yükselişe neden oldu. Çünkü herkes birinci parasal genişleme operasyonunun sonuçlarına bakarak biliyor ki, FED’in bankalara kredileri artırsınlar, tüketim artsın, ekonomi canlansın, işsizlik azalsın diye verdiği paralar, oraya değil borsalara akıyor. Bankalar, bu parayla borsalarda hızlı karlar elde etmeyi tercih ediyorlar.
Bu paranın ağırlıklı bir bölümü de gelişmekte olan ülke borsalarına akıyor. Sıfıra yakın bir maliyetle elde edilen bu paralar, gelişmekte olan ülkelerdeki daha yüksek faizli tahvillere yatırılıyor. Bu operasyon aynı zamanda o ülkenin parasının değerini artırdığı için hem faizden, hem de kurdan kazanma fırsatı çıkıyor.
Ancak bu sıcak para, o ülkenin parasının değerini artırarak dış rekabet gücünü tahrip ediyor ve cari açığının artmasına neden oluyor. IMF bile sıcak para akımlarının, özellikle gelişmekte olan ülke ekonomileri için tehdit haline geldiğini itiraf ediyor ve tarihinde ilk kez sıcak parayı frenlemek için ölçülü sermaye kontrollerine başvurulabileceğini kabul ediyor. IMF’nin son Türkiye raporu da ekonominin dengesini bozacak en yakın tehdidin aşırı sıcak para girişi olduğunu tesbit ediyor.
Brezilya, Tayland, Güney Kore, Endonezya, Güney Kore, Tayvan, Kolombiya ve Rusya, kurlarda dengesizlik yaratmasını önlemek için sıcak paraya yönelik çeşitli kontrol önlemleri aldılar. Türkiye ise tam tersine sıcak paraya davetiye çıkartan bir duruş sergiliyor. Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları da, Orta Vadeli Program da sıcak paraya dayalı bir büyüme stratejisini yansıtıyor. Sıcak para girişi, cari açığı iyice artırarak ekonomiyi daha da kırılgan hale sokabilir. Ayrıca borsaların başını döndüren sıcak para beklentisi, sanıldığı kadar düz bir yol da değil.
Birincisi FED’in kasım başındaki toplantıda parasal genişleme kararını alacağı kesin değil. Jockson Hole toplantısında Bernanke’nin kullanabileceklerini ilan ettiği üç araçtan birisi de yapacakları açıklamalarla piyasaları etkilemekti. FED yöneticilerinin açıklamaları, bu taktiğin bir parçası da olabilir. Böyle bir durum ortaya çıkarsa, borsalarda tam tersi bir hareket yaşanacaktır.
İkincisi FED’in parasal genişlemeyi başlatması, şimdiden çok ciddi bir gerilim noktası haline gelen kur savaşlarını iyice kızıştıracaktır. Kur savaşları ve bunu izleyen ticari misillemelerin tırmandıracağı gerilim, sıcak paranın geldiğinden daha hızlı bir şekilde güvenli gördüğü alanlara kaçmasını getirir. Bu da şimdi mutluluktan sarhoş olan piyasaların fena halde düşmesine neden olabilir.

8 Ekim 2010 Cuma

Dünya ekonomisi savaş terimleriyle konuşmaya başladı

 
Ne kadar güzel sözler, ne iyi vaatler değil mi? Ama aynı zamanda bu günün gerçeklerinden de çok çok uzaklar.
Bu ifadeler, örnek olsun diye uydurulup yazılmış sözler değil. Bu sözlerin altında G-20 liderlerinin imzası var. Çok değil daha 18 ay önce, Londra Zirvesi’nde ortaya konan “Global Canlanma ve Reform Reform Planı”nın 12. maddesinde liderler bunu vaat etmişler.
Oysa bugün Brezilya’nın Maliye Bakanı, açıkça bir kur savaşından söz ediyor. Japonya, yıllar sonra kurlara müdahaleye başvuruyor. ABD, Çin’e karşı ticari yaptırımları içeren bir yasa tasarısını meclisten geçiriyor. Bunların hepsi de G20 üyesi. Londra Zirvesi’nde global reformların organizasyonu ve dünya ekonomisinin yönlendirilmesinde kendisine merkezi bir rol verilen IMF’nin başkanı Kahn ise “kurların silah olarak kullanılması”ndan yakınıyor.
Bir yıl önce global ekonominin sorunlarını kriz terminolojisi ile konuşuyorduk. Artık savaş terimleriyle konuşmaya başladık.
Global krizin ilk aşamasında banka iflasları ve bu iflasların yükünün kamu müdahaleleriyle tüm topluma yıkılması, buna paralel olarak faizlerin düşürülmesi politikası izlendi. Bu yetmeyince bankalar aracılığıyla sisteme para pompalandı. Ancak hala sistem düzelmedi. Sistem düzgün işler hale gelmeyince gündeme rekabetçi kur savaşları geldi.
Adına her ne kadar kur savaşı dense de bu, aslında ticaret savaşıdır. Kur savaşı, ticaret savaşının ilk çarpışmaları olarak ortaya çıkıyor. Sistem bu süre içerisinde bir yolla dertlerini çözemezse, bu çarpışmaların bir ticaret savaşına hızla sürüklenmesi hiç de uzak bir ihtimal değil. Çin’i parasının değerini daha hızlı artırmaya ikna edemeyen ABD’nin hemen ticari misilleme yolunu seçmesi, kur savaşının ne kadar hızla ticaret savaşına dönüşebileceğini gösteriyor. Ticaret savaşlarının da dünyayı nerelere kadar götüreceği hiç belli olmaz.
          Yılın başında borç krizleri, nedeniyle tahvil piyasaları, finansal sistemin risk odağı halindeydi. Bugün artık döviz piyasası, finansal sistemin risk odağı haline dönüşüyor

24 Eylül 2010 Cuma

Bernanke, neden sadece umut verip bekliyor?

ABD Merkez Bankası’nın Federal Açık Piyasa Komitesi (FOMC), ağustos toplantısında olduğu gibi eylül toplantısında da gerekirse yeniden parasal genişlemeye gideceği umudunu verdi. Benzer sözleri Başkan Bernanke, geçen ayki Jackson Hole toplantısında da söylemişti.
ABD ekonomik verileri, FOMC’nin ağustosa göre şimdi çok az daha iyi, ancak esas olarak durum aynı. Yüksek işsizlik sürüyor ve belirgin bir iyileşme işareti de yok. Enflasyon yüzde 1’in altında ve fiyatların daha da düşme tehlikesi bulunuyor. FED’in birçok merkez bankasından farklı olarak iki temel hedefi var: Fiyat istikrarını sağlamak ve istihdamı kollamak. Merkez bankalarının sadece fiyat istikrarını hedeflemesi gerektiğini söyleyenler, birbiriyle çelişen iki hedefin birden tutturulmasının imkansız olduğunu, birini tutturmak istersen, çoğu kez diğerini feda etmen gerekeceğini savunurlar. Oysa şimdi FED, daha da imkansız olanını başararak, iki hedefi birden ıskalıyor.
Şimdi FED’in karşı karşıya kaldığı soru şu: “İşsizlikte hedef yüzde 5-6 iken, şimdi yüzde 9.5. Enflasyonda hedef yüzde 1.5-2 olmasına karşın şimdi yüzde 1’in altında. O zaman harekete geçmek için daha neyi bekliyorsun?”
FOMC’nin son açıklamasındaki en büyük değişiklik, daha önce fiyat istikrarının korunmasından bahsedilirken, şimdi enflasyonun hedeflere uygun düzeye yükseltilmesi için gerekenin yapılacağından söz edilmesi. Yani harekete geçmek için daha fazla neden ortaya konuyor.
Buna rağmen FED’in hala harekete geçememesinin iki temel nedeni var: Biricisi elinde pek az cephane kalması ve silahlarının yıpranmış olması. İkincisi piyasalarda FED’e olan güvenin aşınmış olması ve boşa çıkacak bir hareketle daha fazla güven kaybına katlanacak hali olmaması.
Faizleri uzun süredir sıfıra yakın tutan FED’in ekonomiyi canlandırmak ve enflasyonu artırmak için faiz silahını kullanma şansı yok. Bu durumda para politikası alınında yapabileceği tek şey, piyasadan tahvil alarak, piyasaya daha fazla para vermek.
Ancak bu yöntem de yıpranmış durumda. FED, ilk parasal genişleme operasyonunda piyasadan 1.7 trilyon dolarlık kağıt aldı. Piyasaya verdiği onca para, amaçladığı gibi kredilerin ve tüketimin canlanmasına gitmedi. FED’den dolarları alan bankalar, kredi vermek gibi zor ve riskli işlere girmektense, hazine kağıtları alıp düşen faizlerle yattığı yerden kar etmeyi tercih ettiler. Bu yüzden ikinci bir parasal genişlemenin etkisinin ne olacağı, bu kez paraların gerçekten kredilerin artışı için kullanılıp kullanılmayacağı hiç belli değil. Üstelik birinci senaryonun tekrarlanma ihtimali daha yüksek.
Mevcut koşullar altında, hükümetin mali destek planları, merkez bankasının yaratacağı parasal genişlemeden çok daha etkili olabilir. Ancak Başkan Obama’nın da istediği şeyleri Senato’dan geçirmesi o kadar kolay değil.
FED’in yapabileceği bir şey daha var: Açıklamalarıyla piyasalara yön vermeye çalışmak. FED de cephanesi azalmış, silahları yıpranmış bir merkez olarak, harekete geçmek yerine şimdilik açıklamalarla durumu kurtarmaya çalışıyor. FED, açıklamalarıyla ekonomik canlanmanın zayıflığı ve deflasyon tehlikesini aşmaya çalışıyor. Yönlendirmeye çalıştığı finans kurumları ise gelecek paraları, borsalarda kar etmek için kullanmak için FED’in ikinci parasal genişleme operasyonunu açgözlülükle bekliyor. Koyun can derdinde, kasap et derdinde olduğu için FED’in işi çok zor.

6 Eylül 2010 Pazartesi

ABD, Pekin’den yine eli boş döner mi?

Uluslararası ekonomi gündemini ve birçok alandaki gelişmeyi Çin belirlemeye başladı. Son günlerin en sıcak konularından birisi olan Japon Yeni’nin hızla değerlenmesi olayının arkasında Çin vardı. Bu hafta da Pekin’de başlayan ABD-Çin görüşmeleri gündeme damga vuracak. 
ABD Ulusal Ekonomik Konsey Başkanı Lawrence Summers ile Uusal Güvenlik Bakan Yardımcısı Danışmanı Thomas Donilon, ekonomik ve siyasi sorunları görüşmek için Pekin’de görüşmelere başladılar. Görüşmeler çarşamba gününe kadar sürecek. Aynı gün, Başkan Obama da Cleveland’da yeni ekonomi paketini açıklayacak.
Gündemde kritik önemde diplomatik konular da var. Ancak asıl bilek güreşi, ekonomi alanında yaşanacak. ABD, uzun zamandan beri Çin’e yuan’ın değeri, pazarlarını dışa açma, finansal sistemi serbestleştirme, iç tüketimi artırma ve telif hakları konusunda baskı yapıyor. Çatışmanın en can alıcı noktası da yuan’ın değerinin yükseltilmesi.
Hazirandaki G-20 zirvesi öncesinde ABD Hazine Bakanı Geithner, Pekin ziyaretinden eli boş dönmüştü. Bu kez görüşmeler daha kritik bir dönemde yapılıyor. Çünkü bir tarafta Çin, çok yönlü adımlarla kendi pozisyonunu güçlendirirken, diğer yanda ABD yönetiminin eli boş dönmeye tahammül gücü iyice azalmış durumda.
Yüksek işsizlik ve kötü ekonomik gidiş, Obama’ya desteği fazlasıyla aşındırdı. 2 Kasım’daki seçimlerde Demokratlar, bunun faturasını ödeyecek. Bu koşullarda Obama’nın, Senato’daki Çin’e yaptırım tasarılarını önlemesi mümkün gözükmüyor. Obama, İran’a yaptırım konusunda Çin’in desteğini alabilme gerekçesini göstererek Demokrat senatörleri ikna etmiş ve önceki tasarıyı durdurmuştu.
Çin, son G-20 toplantısından bu yana çok önemli adımlar arttı. Önce parasının değerini dolara bağlı olmaktan çıkartarak açıklamadığı bir döviz sepetine bağladı. Bu manevra Çin’e yönelik eleştirileri bir süreliğine gündemden düşürdü. Ama pratikte umulan sonucu doğurmadı. Aradan geçen üç ay içinde yuan, dolar karşısında sadece binde 3 değerlendi.
Çin bu arada tüm ülkelerle dış ticarette yuan’ın kullanılmasının yolunu açtı. Bunu desteklemek üzere yabancı bankalarda yuan mevduat hesabı açılmasına ve yabancıların Çin tahvil piyasasında işlem yapmalarına izin verdi. Bu adımlar, uzun vadede yuan’ı uluslararası bir rezev para birimi haline getirmeye yöneliyor.
Çin, döviz rezervleri içinde doların payını azaltırken de bir taşla birkaç kuş vuruyor. Euro yatırımları, eurodaki düşüşü durdurarak Çin’in Avrupa pazarındaki fiyat avantajının aşınmasını önlüyor. Won ile yen’e yaptığı yatırımlar, bu paraların değerini artırarak dış pazarlarda Japonya ve Kore ile rekabette avantaj sağlıyor. Ayrıca Japonya’da üretim maliyetinin göreli olarak artması, Japon şirketleri Çin’e yatırım yapmaya yönlendiriyor.
Çin’in kararlı adımlarına bakılırsa, şimdi de kolay teslim olmayacağı görülüyor. Çin, ticari misilleme tehdidine rağmen, çok büyük tavizler veremez. Çünkü yuan’ın değerinde hızlı bir artış, ülke içinde büyük iflaslara kadar uzanacak sıkıntılar yaratabilir. Ama ABD’nin de bu kez eli boş dönmeye pek tahammülü yok. Çin’in az bir tavizle de ABD yönetiminin gündemdeki ticari misillemeleri durdurması mümkün olmayabilir. ABD-Çin bilek güreşi, önümüzdeki dönemde dünya ekonomisi için daha büyük stres alanı haline gelecek.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

ABD’de ikinci dipi önleyecek biri var mı?

Geçen haftanın en fazla merak edilen konusu FED Başkanı Bernanke'nin vereceği mesajlardı. Jackson Hole kasabasındaki sempozyumda Bernanke, ekonomide ikinci bir dipi önlemek için ellerinden geleni yapmaya hazır olduklarını ve yeterli silahları olduğunu söyledi. Aslında söylenen yeni birşey yoktu. Bernanke’nin konuşmasının içeriği, bir ay önce Senato'da yaptığı sunum ile aynıydı. Yine de bu konuşmayı, “parasal genişleme olacak mesajı verdi” diye anlayan da oldu, “parasal genişleme yok mesajı verdi” diye yorumlayan da... Bu durum, FED içinde tam bir görüş birliği olmamasının bir yansıması.
Bernanke, ekonominin ikinci bir dipe yaklaşması halinde piyasadan yeni tahvil alımı, bankaların merkez bankasında tuttukları fonlara ödenen faizin düşürülmesi, faizlerin  beklentilerden çok daha uzun süre şimdiki düzeylerinde tutulacağı mesajının verilmesi gibi önlemlerin devreye sokulabileceğini söyledi. Üçüncü çeyrekte daralma beklentilerinin iyice güçlendiği bir ortamda ve ikinci çeyrekte büyüme hızının yüzde 3.7’den yüzde 1.6'ya düştüğünün açıklandığı gün Bernanke, ekonominin gidişatının hiç de iyi olmadığını kendisi ortaya koydu. Buna rağmen şu anda yeni bir önleme gerek duymadıklarını açıklayan Bernanke, sadece gelecek yıl ekonominin canlanmaya başlayacağı umudunu taşıdığını belirtmekle yetindi.
Bernanke, alacakları her önlemin faydası gibi zararı da olduğunu, FED'in elde edilecek faydanın, ortaya çıkacak zarardan fazla olduğuna karar verdiği zaman adım atacağını vurguladı. FED, ikinci dip tehlikesinin iyice yaklaştığını görene kadar beklemeyi tercih edecek. Olası parasal genişlemenin boyutu ile parasal genişlemeyi başlatacak kriterlerin ve tetikleyici faktörlerin neler olduğu da belli değil.
Ayrıca sözü edilen önlemlerin ne kadar işe yarayacağı da tartışmalı. FED, krizde piyasadan 1.5 trilyon menkul kıymet alımı yaptı. Kendi likidite sorunlarını böylece çözen bankalar, kredileri artırmak yerine riskten uzak durarak, bu paranın üzerinde oturmayı tercih ettiler. ABD'de faizler tarihinin en düşük düzeylerine inmiş olmasına rağmen, tüketim ve yatırımlarda arzulanan canlanma yaratılamadı.
Bankaların merkez bankasında tuttukları fonlara verilen faiz zaten yüzde 0.25 düzeyinde. Bunun daha da düşürülmesi ancak sınırlı bir etki yaratabilir ve bunun uzun vadeli faizlere hiç yansımaması da mümkün. Kaldı ki bu adımın bankaların verdikleri kredi miktarını artırması için önce karşılanmayan bir kredi talebinin olması gerek.
FED'in faizleri uzun süre düşük tutma taahhüdünde bulunmasına ise gelişmelere müdahale esnekliğini ortadan kaldıracağı için FED içinden ciddi itirazlar var.
Ekonomiyi canlandırmak için bir yol da Obama yönetiminin yeni bir mali teşvik paketi çıkartması. 800 milyar dolarlık ilk paketin başarıyla uygulanamamış olması nedeniyle Obama’nın, yeni bir teşvik paketine karşı Cumhuriyetçilerin muhalefetini aşması oldukça zor. Hele bu yıl yapılacak seçimlerde Cumhuriyetçilerin sandalye sayılarının büyük olasılıkla artıracakları gözönüne alınırsa...
Öyle görülüyor ki, iş sonunda yine FED’in üzerine kalacak. FED ise gerek silahlarının etki gücü azaldığı için, gerekse kullanacağı her silahın kendi sakıncaları bulunduğu için harekete geçmekte teredütlü gözüküyor. Doğabilecek inisiyatif boşlukları, ikinci dipe doğru yol alan ABD ekonomisinin sancılarını artıracaktır.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Çin’in santranç oyunu altına yarıyor

Global krizde ekonomik aktörler arasında en fazla suçlananlar Wall Street bankerleri olduysa, krize çare tartışmaları sırasında en fazla baskı ile karşılaşan da Çin oldu. Çin’den global dengesizliklerin yeni krizler doğurmasını önleme gerekçesiyle ticaret fazlasını azaltması ve parasının değerini yükseltmesi isteniyor.
Çin, bir satranç oyuncusu ustalığı ile bu baskılara rağmen kendi rotasında ilerliyor. Parasının değerini dolar yerine bir döviz sepetine bağlayarak baskıların hafiflemesini sağlarken, 2.5 trilyonu bulan döviz rezervleri içinde doların ağırlığını yavaş yavaş azaltıp, yatırımlarını çeşitlendirmeye başladı.
Çin’in bu çerçevedeki stratejik adımlarından birisi de altın piyasasındaki rolünü güçlendirmek. Çin’in bu alanda yaptıkları sadece altın rezervlerini artırmakla sınırlı değil. Çin hem kendi vatandaşlarını altına daha fazla yatırım yapmaya yönlendiriyor, hem de Çinli şirketleri dünyanın her yerinde büyük ölçekli yatırımlarla altın şirketlerini satın almaya teşvik ediyor. Çin Sanayi ve Ticaret Bankası ile Dünya Altın Konseyi, Çin’de tasarruf sahiplerinin altına yatırımlarının artırılması için ortak çalışmalar yürütüyorlar.
Çin hükümeti, hisse senedi ve emlak piyasasında şişen fiyatlara karşı tasarruf sahiplerine altına yatırımı tavsiye ediyor. Çin Merkez Bankası da bankaları vatandaşların ülke çapında altına yatırımlarını artırmaları için daha fazla enstrüman çıkarmaya teşvik ediyor, bunun için düzenlemeler yapıyor.  Bu adımlar, daha fazla bankaya altın ithalatı ve ihracatı izni verilerek, yabancı şirketlere Çin’de altın ticareti yapma yolunu açarak güçlendiriliyor.
Çin’deki altın yatırımları, halkın geleneksel olarak altın kullanımının yüksek olduğu Hindistan’la karşılaştırıldığında çok düşük düzeyde. Ancak Çin’deki altın tüketimi hızlı bir artış gösteriyor. Çinlilerin altın alımları iki yılda 4’e katlanarak 2009’da 73 tona çıktı. Şangay Altın Borsası’nın işlem hacmi bu yılın ilk yarısında yüzde 59’luk bir sıçrama yaptı. Çin’in dünya altın ticaretindeki payı, 7 yılda ikiye katlanarak yüzde 11’e çıktı. Dünyanın en büyük altın üreticisi olan Çin’in, geçen yılki üretimi 313 ton olmasına karşın altın talebi 420 ton düzeyindeydi. Dünya Altın Konseyi, Çin’in altın talebinin gelecek on yılda ikiye katlanacağını tahmin ediyor.
Hisse senedi ve emlak piyasasında şişen fiyalarda yaşanacak gerilemelerin, Çin hükümetinin de desteği ile altına talebi artırması bekleniyor. Ayrıca gerek ücretlerin artması, gerekse uluslararası gelişmelerin etkisi ile Çin’de enflasyonun artmaya başlamasının da altına yönelişi güçlendireceği tahmin ediliyor. Çin’de geleneksel olarak halk enflasyona karşı korunma aracı olarak gümüşü kullanıyor. Ancak finansal alanda yapılan son düzenlemelerin kolaylaştırıcı etkisi ile enflasyona karşı korunma aracı olarak altının gümüşün yerini alması mümkün.
Global krizin patlak vermesiyle merkez bankaları ve hükümetlerin piyasalara saçtıkları paralar, altın fiyatlarına destek veren önemli bir kaldıraç rolü oynamıştı. 1.3 milyar Çinli potansiyel yatırımcının altına ilgisinin artması ise altına kalıcı desteklerdeen birisini oluşturmaya aday gözüküyor.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Çin’in yuan operasyonu neyi değiştirecek?


Çin, geçen hafta başta ABD olmak üzere tüm G-20 üyesi ülkelere “postasını koydu” ve “Paramızın değeri bizim işimiz, sizi ilgilendirmez. Zirve toplantısında paramızın değerinin tartışılmasını kabul etmeyiz” dedi. Bu açıklamanın daha mürekkebi kurumadan da dolara bağlı “sabit kur” rejimini kaldırıp “yönetilen dalgalı kur” sistemine geçeceğini ilan etti. Çin 2005-2008 yılları arasında uyguladığı sisteme geri dönüyor. Yuan’ın değeri artık dolara karşı değil, bir döviz sepetine karşı sabit olacak. Yuan’ın değeri bu sepete göre belirlenecek ve gün içinde bunun en fazla binde 5 altına inmesine veya üzerine çıkmasına izin verilecek.
Çin’in açıklaması, başta ABD olmak üzere diğer üyeler ve IMF tarafından alkışlarla karşılandı. Çin’in artık yuan’ın değerini artıracağı, bunun da ihracatını azaltıp, ithalatını artırarak dünya ekonomisine nefes aldıracağı şeklinde değerlendirmeler yapıldı. Ancak gerçek durum, yuan kararı üzerine büyük hayaller kurmanın yersiz olduğunu gösteriyor.

OBAMA’YI KURTARIR, ABD’Yİ KURTARAMAZ

Çin’in yeni döviz kuru rejiminin olası etkileri ve neleri değiştirip, neleri değiştiremeyeceği şöyle özetlenebilir:

G-20 ZİRVESİ: Toronto’daki liderler zirvesi için Güney Kore’de yapılan hazırlık taplantısı başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Şimdi liderler zirvesi, “global dengesizlikleri giderme yolunda ilerleme sağladık” diye görüntüyü kurtarma şansı elde edecek.

OBAMA: Obama yönetiminin bu zirveden dört temel beklentisi vardı: Ekonomiyi canlandırma desteklerinin sürdürülmesi, bankalara global vergi getirilmesini kapsayan finansal reformlar, Almanya, Japonya vc Çin’in iç talebi canlandırmaları ve Çin’in parasının değerini artırması. Çin’in bu adımı ile, Obama zirveden eli tamamen boş dönmekten kurtulacak ve iç kamuoyundan gelen baskıları biraz hafifletecek.

YUAN’IN DEĞERİ:  Çin, “Yuan’ın değerinde geniş çaplı bir artışın zemini kalmadı” diyerek, yeni rejime bir revalüasyonla başlama yolunu baştan kapattı. Çin’in yuan’ın değerini yavaş bir tempoda artırması bekleniyor. Çin’in yuan’ın hızla değer kazanmasını izin vermeyeceği açık. Hızlı bir artış, Çin’de iflaslar ve işsizlik dalgası gibi, global ekonomiyi sarsacak tam tersi sonuçlar doğurabilir. Piyada yapılan analizlere göre yuan 3 ayda en çok yüzde 2, ilk 6 ayda yüzde 3 ve 1 yılda yüzde 5-6 kadar değerlenebilir. Bu arada euro’nun değeri fazla düştüğü durumlarda, yuan’ın dolar karşısındaki değerinin düştüğünü görmek de sürpriz olmaz.

GLOBAL DENGESİZLİKLER:  Yuan’ın değerlenmesi, global dengesizlikleri çözmez, çünkü sorunun temel kaynağı yuan değil. Çin’in dev bir ticaret fazlası, ABD’nin de dev bir ticaret açığı var. Bu da global dengesizlik olarak tarif ediliyor. Çin’in ABD karşısında 150 milyar doları bulan bir ticaret fazlası var. Oysa ABD hariç tutulduğunda Çin’in G-20 ülkeleri ve AB’nin tamamı ile dış ticareti dengede. Yuan’ın değerinin artması, ABD’nin sorununu çözmez. Çünkü, Çin’den ithal ettiği ayakkabı, giysi, oyuncak ve elektronik eşyayı, zaten ABD kendisi üretmiyor. Bunları Çin’den almazsa, başka ülkelerden alacak ve ticaret açığı bu ülkelere kayacak. Bu dengesizliğin asıl nedeni, ABD’nin milli gelirinin yüzde 2.5’ini bulan tasarruf açığı, yani ABD’nin kazandığından fazlasını harcama alışkınlığı. Bunu çözmek için de başkalarının parasının değeriyle oynamak yerine vergileri ve faizleri artırması gerekiyor.

7 Haziran 2010 Pazartesi

G-20 patinaj yapmaya başladı


Güney Kore’nin Pusan kentinde Cuma ve Cumartesi günleri yapılan G-20 maliye bakanları ve merkez bankası başkanları toplantısı, itiraf etmek gerekir ki başarısızlıkla sonuçlandı. Bu toplantı, ay sonunda Kanada’da yapılacak liderler zirvesine hazırlık amacı taşıyordu. Maliye bakanları hiçbir yeni adım atmadan, tüm sorunları, liderler zirvesinin önüne bıraktı. Belki de Pusan’da sağlanan tek ilerleme, anlaşmazlık konularının daha belirgin hale getirilmesi oldu.
G-20 liderleri bu yıl, biri haziran sonunda diğeri kasımda iki zirve yapacak. Bu iki zirvede G-20 liderlerinin de anlaşmazlık konularında ilerleme sağlayamaması halinde, ya geçen yılki Pittsburgh zirvesinde niyet olarak ortaya konan projeler sulandırılarak geçiştirilecek, ya da G-20 içinde gerilimlerin arttığına şahit olacağız.
Pusan toplantısından arta kalanları şöyle özetleyebiliriz.
GLOBAL VERGİ RAFA KALKTI:  Bu toplantıdan çıkan en net sonuç, batık banka faturalarını karşılamak için bankalardan global vergi alınması projesinin artık ölmüş olması. ABD, Avrupa ülkeleri ve IMF’nin savunduğu bu plana, başta Kanada olmak üzere Çin, Hindistan, Japonya, Avustralya ve Brezilya, “Bizim bankalarımız batmadı, başkasının faturasını ödemek için biz niye vergi verelim?” diye karşı çıktı. Şimdi, her ülke isterse kendine göre bir uygulamaya gidecek. Bu da ülkeler arasında rekabet farklılıkları yaratacak ve uygulama, hayata geçtiği ülkelerde de sulandırılacak.
BASEL III YUMUŞUYOR: Bankaların krizlere karşı dayanıklılığını artırmak ve riskli işlemlerini sınırlandırmak için düşünülen yeni sermaye ve likidite kuralları konusunda ilerleme yavaş gidiyor. Planı destekleyen Avrupa ile ABD arasındaki sermaye ve risk tanımları farklılıkları sürüyor. Finansman sistemi, Avrupa’da banka kredilerine, ABD’de ise sermaye piyasası işlemlerine dayalı. Bu da iki tarafın önlemlerden çok farklı şekilde etkilenmesine yol açtığından, uzlaşma zor olacak. Pusan toplantısı, farklı bankacılık modellerine göre kuralların farklılaşabileceğinin işaretini vererek, işi sulandırma sinyali verdi. Dahası, uygulamanın önceden planlandığı gibi 2012’de başlaması kuralını da yumuşatarak uzun bir geçiş sürecine kapıyı araladı.
STRATEJİDE BÜYÜK U DÖNÜŞÜ: G-20 daha 6 hafta önce, yine Yunanistan krizinin gölgesi altında yapılan IMF yıllık toplantıları sırasında yayınladığı bildiride, destek paketlerinin ekonomik canlanma iyice rayına girmeden kaldırılmasının yanlış olacağını ve önlemlerin daha sonra ortak bir şekilde geri çekilmesi gerektiğini söylemişti. Pusan bildirisinde ise 180 derecelik bir dönüşle, mali sıkılaştırma önlemlerine öncelik veriyor ve ortak hareket etmek yerine, her ülkenin kendi şartlarına göre hareket edeceğini belirtiyor.
GLOBAL DENGESİSİZLİKTE ADIM YOK: ABD’nin Çin, Almanya ve Japonya’nın iç talebini canlandırması, Çin’in yuan’ın değerini yükseltmesi gibi taleplerine tüm muhatapları kulak tıkamış durumda. İç talebi canlandırmak bir yana Almanya yapısal bütçe açıklarını azaltma planını devreye sokuyor, Japonya ise dolaylı vergileri artırıyor. Avrupa krizle boğuşurken ve euro ciddi bir itibar kaybına uğramışken bile, ABD’nin Pusan’dan istediği hiçbir şeyi alamadan, eli boş dönmesi dikkat çekici bir gelişme. Bu alan, dünya ekonomisi için en kritik fay hattı olmaya devam ediyor.